Ana Sayfa Görüşler Dr. Levent Sönmez ile Sektörün Geleceği Üzerine: İlaçta Teknolojik Bağımsızlık ve İnovasyon...

Dr. Levent Sönmez ile Sektörün Geleceği Üzerine: İlaçta Teknolojik Bağımsızlık ve İnovasyon Vizyonu

Dr. Levent Sönmez, Koçak Farma Genel Müdürü

Koçak Farma Genel Müdürü Dr. Levent Sönmez ile gerçekleştirdiğimiz önceki buluşmalarımızda; biyobenzerlerden aşı teknolojilerine, milli üretim hedeflerinden “Ancora imparo” felsefesine uzanan pek çok stratejik konuyu ele almıştık.

Sağlık Bakanımız Sayın Prof. Dr. Kemal Memişoğlu’nun Çerkezköy OSB’deki Koçak Farma üretim kampüsüne gerçekleştirdiği ziyaretin ardından, Türk ilaç endüstrisinin küresel rekabetteki konumu, biyoteknolojik dönüşüm, insan kaynağı vizyonu ve liderlik anlayışı üzerine Dr. Levent Sönmez ile yeniden bir araya geldik.

 

W– Rakamlar ile Koçak Farma’nın günümüzde geldiği konumu ve ulaştığı ölçeği özet olarak alabilir miyiz?

Koçak Farma Genel Müdürü Dr. Levent Sönmez– Koçak Farma’nın bugün ulaştığı ölçeği yalnızca üretim kapasitesiyle değil, sahip olduğumuz teknoloji, insan kaynağı ve ürün geliştirme yetkinliğiyle birlikte değerlendirmek gerekir.

1971 yılında Yönetim Kurulu Başkanımız Kimya Mühendisi Sn. Ender Koçak tarafından kurulan Koçak Farma, Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi’nde 140 bin metrekarelik alan üzerinde, 100 bin metrekare kapalı alana sahip entegre bir üretim altyapısıyla faaliyet gösteriyor.

Grubumuz bünyesinde 2.000‘e yakın çalışma arkadaşımız bulunuyor. Türkiye’nin en büyük ilaç üretim alanlarından biri olan bu devasa kampüsümüzde halihazırda; hammadde, biyoteknolojik ürünler, serum, aşı ve farklı ileri teknoloji alanlarında çalışmalar yürütülüyor.

Firmamız kuruluşundan itibaren , ülkemiz için kritik öneme haiz ürünleri yerli ve milli olarak üreterek, ilaca erişimi kolaylaştırmış ve uygun fiyatla tedarik edilmesinin güvencesi olmuştur. Ürettiğimiz ilaçlarla, ithal ürünlerin yerini alarak, kamu maliyesine milyarlarca liralık tasarruf sağlanmıştır.

Özellikle biyoteknolojik ürünler,100’ü aşkın onkolojik ürün, hormon, hemen her farmasötik formda üretim yetkinliği ve etken madde üretim kabiliyetimiz, Koçak Farma’yı yalnızca bir ilaç üreticisi değil, Türkiye’nin ilaçta teknolojik bağımsızlığı açısından stratejik bir sanayi kuruluşu haline getirmiştir.

Ben bu ölçeğin en önemli tarafının sadece metrekare veya çalışan sayısı olmadığını düşünüyorum.

Asıl değer bence, yarım asrı geçen sürede başta Yönetim Kurulu Başkanımız Sn. Ender Koçak olmak üzere büyük bir azim, çalışkanlık ve kararlılıkla Türkiye’de bilim insanlarının geliştirdiği teknolojinin, yine Türkiye’de üretime dönüşebilmesi ve buradan dünyaya ulaşabilmesidir.

W- Sayın Bakanımız Prof. Dr. Kemal Memişoğlu’nun Çerkezköy OSB’deki yüksek teknolojiye sahip Koçak Farma üretim tesislerinize gerçekleştirdiği ziyaret, yerli ve milli ilaç üretimi açısından son derece kıymetli bir mesaj verdi. Sağlık Bakanlığı düzeyinde takdir toplayan bu biyoteknolojik, etken madde ve ilaç üretim gücünüzün arkasındaki vizyonu ve bu ziyaretin sektörümüz açısından anlamını sizden dinleyebilir miyiz?

L.S.- Sayın Bakanımızın tesislerimizi ziyaret etmesini, yalnızca Koçak Farma açısından değil, Türkiye’nin ilaç sanayisinin geleceği açısından da son derece değerli buluyorum. Bu vesile ile ilaç sanayisinde ülkemizin ne kadar büyük bir yerli güce ve güvenceye sahip olduğunu bir bölümü de olsa bizzat aktarma imkanı bulduk.

İlaç, herhangi bir sanayi ürünü değildir. Bir ülkenin sağlık güvenliğinin, teknolojik yetkinliğinin ve stratejik bağımsızlığının en önemli unsurlarından biridir. Son yıllarda yaşanan pandemi, bölgesel savaşlar ve diğer küresel krizler bize bunu çok açık biçimde göstermiştir.

Küresel krizlerde kimse kimseye öncelik tanımaz. Dolayısıyla sormamız gereken soru çok açık: Mademki sağlığımızı korumak,geri kazanmak ve hastalıklarla mücadele için ilaca muhtacız, bunu neden başkalarının insafına bırakalım? İlaçta da tıbbi cihazda da kendi göbeğimizi kendimiz kesmek zorundayız.

Biz Koçak Farma olarak uzun yıllardır şu anlayışla hareket ediyoruz: Türkiye yalnızca ilacı kullanan değil, ilacı geliştiren, etken maddesini üreten, biyoteknolojik teknolojilere sahip olan ve bunu dünyaya ihraç edebilen bir ülke olmalıdır.

Sayın Sağlık Bakanımızın Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi’nde, Sayın Sanayi ve Teknoloji Bakanımız ile yaptığı sektör toplantısında vurgulandığı gibi; Türkiye sahip olduğu eşsiz potansiyeli ile sadece ilaç satılacak bir ülke olarak görülmemeli, aynı zamanda mevcut seviyeden çok daha fazla ilaç ihraç etmelidir.

İhraç kalemleri içinde ilaç, kg başına 25 dolar ile ilk 2 sırada yer alıyor. İhracatta Türkiye ortalaması 1,5 dolar civarında.2025 itibari ile yıllık ilaç ihracatımız ülke olarak 2,5 milyar dolar seviyesinde iken ilaç ithalatımız 7,3 milyar dolar seviyesinde gerçekleşmiş durumda.

Burada mesele cari açık kapatılmasının ötesinde,sektör toplantısında Sayın Bakanımızın belirttiği gibi yıllık 40-50 milyar dolarlık ihracat rakamlarına ulaşma hedefi ile hareket etmeliyiz.

Söz konusu hedeflere ulaşabilmek için; teşvik, regülasyon, fiyat, ruhsat, resmi süreçler, ilaç sanayisinin ihtiyaç duyduğu insan kaynağı için eğitim alanları açılması ve mevzuat revizyonları olarak devletimizden beklenen önemli düzenlemeler var. Hiç kuşkusuz ilaç sanayisi olarak bizlerin de önemli ev ödevleri bulunuyor.

Çerkezköy’deki yatırımlarımızın arkasındaki temel düşünce de budur. Biyoteknolojik ürünlerden etken madde üretimine kadar, değer zincirinin kritik halkalarında daha fazla yetkinlik kazanmak istiyoruz. Bu amaçla, Ar-Ge merkezimizde, biyoteknolojik ürünler, insülinler, monoklonal antikorlar, aşılar ve farklı ileri teknoloji alanlarında çalışmalar yürütüyoruz.

Sonuç olarak, Sayın Bakanımızın ziyareti, yerli ve milli ilaç üretiminin , ülkemizin sağlık politikaları ve sanayi vizyonuyla birlikte ele alınması gereken stratejik bir konu olduğunu bir kez daha vurgulanması açısından çok önemli, ilham ve cesaret vericiydi.

W- Türk ilaç endüstrisinin son dönemdeki performansını değerlendirirken, önümüzdeki döneme ilişkin beklentileriniz ve öngörüleriniz nelerdir?

L.S.- Türk ilaç endüstrisinin son yıllarda önemli bir dönüşüm yaşadığını düşünüyorum. Türkiye’nin güçlü bir üretim altyapısı, nitelikli insan kaynağı ve giderek gelişen bir Ar-Ge ekosistemi var. Halen ülkemizde ilaç endüstrisinde, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından akredite 40 Ar-Ge merkezi bulunuyor.

Bugün ulaştığımız noktada, ilaç sanayimiz, ülkemizde kullanılan ilaçların kutu bazında yaklaşık yüzde 89’unu, değer bazında ise yaklaşık yüzde 53’ünü yurt içinde üretecek seviyede. Endüstrimiz,yaklaşık 185 ülkeye ihracat gerçekleştiriyor ve ihracatın yüksek katma değerli ürünler yönünde gelişmesi için önemli bir potansiyel taşıyor.

Ancak önümüzdeki dönemde hedefimiz yalnızca daha fazla kutu üretmek olmamalı. Daha yüksek teknoloji içeren, daha yüksek katma değer yaratan ürünleri Türkiye’de geliştirmek ve dünya pazarlarına sunmak zorundayız.

Önümüzdeki dönemin üç ana başlığı olacağını düşünüyorum: biyoteknoloji, Ar-Ge ve ihracat.

Türkiye’nin üretim gücünü bilimsel yetkinlikle birleştirebilirsek, yalnızca bölgesel bir üretim merkezi değil, küresel ilaç değer zincirinin önemli aktörlerinden biri olabiliriz.

W- Küresel ilaç sektörünün bugün geldiği noktayı ve önümüzdeki dönemde gideceği yönü anlamamıza yardımcı olur musunuz?

L.S.- Küresel ilaç sektöründe artık klasik anlamda yalnızca “ilaç üretmekten” söz etmiyoruz. Bilim, büyük veri, biyoteknoloji, yapay zekâ ve ileri üretim teknolojilerinin kesiştiği yeni bir dönemden geçiyoruz. Küresel sağlık verileri ve stratejileri sunan IQVIA’in son raporları da önümüzdeki 5 yılda küresel ilaç pazarındaki büyümenin ana itici gücünün biyoteknoloji ve yapay zeka destekli Ar-Ge olacağını net bir şekilde ortaya koyuyor.

Özellikle biyolojik ve biyoteknolojik ilaçların ağırlığı artıyor. Bunun yanında kişiselleştirilmiş tedaviler, gen ve hücre tedavileri, yeni nesil aşılar, antikor teknolojileri ve veri destekli ilaç geliştirme süreçleri giderek daha fazla önem kazanıyor.

Bence önümüzdeki dönemde rekabetin temel sorusu “Kim daha fazla üretim yapıyor?” olmayacak. “Kim daha hızlı öğreniyor, daha iyi bilim üretiyor ve bu bilimi ürüne dönüştürebiliyor?” olacak.

Dolayısıyla geleceğin ilaç şirketleri; Ar-Ge’si güçlü, üretim kabiliyeti yüksek, veriyi etkin ve erken kullanan, küresel iş birlikleri kurabilen şirketler olacak.

W- Dünyada özellikle start-up’lar ve inovasyon odaklı çalışmalar ile farklı terapötik alanlarda yeni etkin maddeler geliştiriliyor; bu dinamik süreçte Türkiye endüstrisi nerede duruyor, geride kalma riski taşıyor muyuz?

L.S.- Geride kalma riskimiz var demek yerine, önümüzde çok büyük bir fırsat penceresi olduğunu söylemeyi tercih ederim.

Türkiye’nin güçlü bir üretim kültürü ve ciddi bir ilaç sanayisi deneyimi var. Şimdi bunu daha güçlü bir inovasyon ekosistemiyle birleştirmemiz gerekiyor.

Bir fikrin laboratuvardan ürüne dönüşmesi yıllar süren ve yüksek risk içeren bir süreçtir. Bu nedenle yalnızca şirketlerin değil, bütün ekosistemin bu riski paylaşması gerekiyor.

Burada yeni molekül keşfinde start-up’ların önemi yadsınamaz. Küçük biyoteknoloji start-up’ları tek bir moleküle veya nadir bir hastalığa odaklanarak çok daha çevik çalışabiliyor. Büyük ilaç firmaları ise bu şirketleri adeta birer “dış kaynaklı inovasyon laboratuvarı” olarak kullanıyor. Ya da son 10 yılda giderek artan şekilde, ilaç keşif sürecini kısaltmak isteyen firmalar, kendi iç ekiplerini büyütmek yerine ilaç keşfi ve bilimsel araştırma için üretken yapay zeka yazılımı tabanlı start-up’larla iş birliği ve lisans anlaşmaları imzalıyor.

Nitekim tıbbın dijitalleşmesi üzerine önemli çalışmaları olan Dr. Eric Topol’un Deep Medicine (Derin Tıp) kitabında da vurguladığı gibi; yapay zekâ destekli bu start-up’lar, normalde 10-12 yıl süren klinik öncesi molekül keşif süreçlerini çok kısa sürelere indirerek sektörde ezber bozuyor.

Diğer taraftan büyük ilaç şirketleri ile üniversitelerin, teknoparkların, biyoteknoloji girişimlerinin ve yatırımcıların aynı ekosistemde buluşması geleceğe yönelik atılımlar için bir başka kritik konu.

Türkiye’nin sıfırdan her şeyi tek başına yapması da gerekmiyor. Küresel bilim dünyasıyla daha fazla iş birliği yapılmalı, teknoloji transferi hızlandırılmalı, ortak Ar-Ge modellerini geliştirmeli ve kendi özgün yetkinliklerimizi geliştirmeliyiz.

Biz Koçak Farma olarak bu dönüşümün geliştirme ve üretim ayağında sorumluluk alıyoruz.

Biyoteknoloji ve Ar-Ge odaklı dönüşüm, Avrupa Birliği GMP onaylı tesislerde üretim CDMO (Contract Development and Manufacturing Organization) stratejisi, gelişmiş formülasyon Ar-Ge’si ile konvansiyonel ürünlerin yanı sıra biyoteknolojik ürünler ve aşılar üzerinde çalışmalar yürütmemiz de bu yaklaşımın bir sonucu.

W- Küresel ölçekte rekabet edebilirliği artırmak adına Türk ilaç sektörünün geliştirmesi gereken temel yönler nelerdir?

L.S.- Türkiye’nin bu alanda aslında önemli bir altyapı oluşturduğunu düşünüyorum. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımızın Teknoloji Odaklı Sanayi Hamlesi Programı bunun önemli örneklerinden biri. Programın Ar-Ge’den ticarileşmeye, yatırımdan üretime kadar uçtan uca ve tek pencereden destek anlayışı, yüksek teknolojili sektörlerde ihtiyaç duyduğumuz yaklaşımın önemli bir karşılığıdır. Sağlık ve kimya ürünleri de daha önce bu kapsamda öncelikli alanlar arasında yer almıştır.

Ayrıca Bakanlığımızın ilaç, tıbbi cihaz ve sağlık bilişimi teknolojilerinde yerli ve milli üretime ivme kazandırılması hedefleyen Akıllı Yaşam ve Sağlık Teknolojileri Yol Haritası’nda biyoteknolojik ve biyobenzer ilaçlar, yeni molekül keşfi, yerli aşılar gibi alanların yanı sıra sağlıkta yapay zekâ ve büyük veri gibi teknolojilerin de önceliklendirilmesini son derece değerli buluyorum.

Bence bundan sonraki aşama, bu politikaların özellikle biyoteknolojik ilaç gibi yüksek yatırım ve uzun geliştirme süreleri gerektiren alanlarda daha da derinleştirilmesi olmalıdır.

Çünkü küresel rekabet için aynı tesiste daha yüksek teknoloji içeren ürünü daha yüksek kalite, daha yüksek verimlilik ve daha rekabetçi maliyetle üretebilmek gerekiyor. Bu noktada otomasyon, dijitalleşme, veri analitiği ve yapay zekâ ilaç sanayisinin rekabet gücünü belirleyen temel unsurlar haline geliyor.

Koçak Farma açısından baktığımızda; geniş bir üretim altyapısını, Ar-Ge kapasitesini, biyoteknoloji çalışmalarını ve etken madde üretim kabiliyetini aynı sanayi yapısı içerisinde bulunduruyoruz. Böyle bir yapının değeri ne kadar ürün ürettiğiyle değil, yeni teknolojilere ne kadar hızlı adapte olabildiği ve bu teknolojileri ne kadar verimli ölçekleyebildiğiyle ölçülmeli.

Dolayısıyla kamu politikalarının da sadece yeni tesis kurulmasını değil, mevcut güçlü sanayi altyapılarının teknoloji seviyesinin yükseltilmesini desteklemesi gerektiğine inanıyorum.

Örneğin biyoteknolojik ilaçlarda hücreden başlayarak geliştirme, proses geliştirme, ileri üretim, karakterizasyon ve ölçekleme gibi kritik yetkinliklerin Türkiye’de oluşması, ülkemizin teknoloji bağımsızlığı açısından çok değerlidir. Bu tür yatırımların Ar-Ge desteğiyle başlayıp üretim yatırımı, klinik geliştirme ve ticarileşmeye kadar devam eden bütünsel bir perspektifle ve teşvik unsurları ile ele alınması gerekir.

Burada HAMLE gibi mevcut mekanizmaların daha da geliştirilmesi önemli bir fırsat yaratabilir. Bunun yanında klinik araştırma maliyetlerinin desteklenmesi, stratejik ürünlerde daha öngörülebilir kamu talebi oluşturulması, düzenleyici süreçlerde erken bilimsel danışmanlık ve yüksek teknoloji yatırımlarında uzun vadeli finansman gibi araçlar bu yapıyı tamamlayabilir.

Ayrıca kamu “yeni nesil yerelleşme politikaları” geliştirerek, Türkiye ilaç sanayisinin daha rekabetçi olmasına katkı sağlayabilir. Hukuki ve uluslararası ticaret hukuku (DTÖ/WTO) açısından sorun yaratmayacak modeller üzerinde daha fazla çalışmanın ülkemiz açısından faydalı olacağını düşünüyorum. Örneğin; bazı stratejik ve hücreden itibaren üretilecek biyoteknolojik ürünlere yatırım ve alım teşvikleri, eşdeğer bant genişletmeleri, hasta katılım payı muafiyetleri, eczane kar payı farklılaştırmaları, rasyonel ilaç kullanımı ve yerli ilaç reçeteleme farkındalığı için teşvik programları gibi birçok alternatif üzerinde çalışılabilir.

Ben Türkiye’nin ihtiyacının daha fazla ilaç fabrikası olmadığını düşünüyorum. İhtiyacımız olan; daha yüksek teknoloji üreten, daha verimli çalışan, kritik teknolojilere hâkim olan ve geliştirdiği ürünü küresel pazarlara taşıyabilen güçlü ilaç şirketleridir.

Koçak Farma gibi mevcut üretim ve Ar-Ge kapasitesi yüksek şirketler, bu dönüşümün önemli taşıyıcıları olabilir. Devletin rolü şirketlerin yerine geçmek değil; Türkiye’de yapılacak stratejik teknoloji yatırımlarının önündeki riskleri azaltmak ve bu yatırımların ölçeklenmesini hızlandırmak olmalıdır.

Bence Türkiye’nin önümüzdeki dönemdeki hedefi çok net olmalı: Üretimde sahip olduğumuz gücü teknolojiye, teknolojiyi yüksek katma değere, yüksek katma değeri de küresel rekabet gücüne dönüştürmek.

W- Küresel rekabette başarıya ulaşmak için bütçe ve finansal kaynaklar tek başına belirleyici midir?

L.S.- Kesinlikle hayır. Finansal kaynak gerekli ama tek başına yeterli değil.

Para size laboratuvar kurabilir; ancak o laboratuvarda doğru soruyu soracak bilim insanını kendiliğinden yaratmaz. Büyük bir yatırım yapabilirsiniz; fakat o yatırımı doğru stratejiyle yönetmezseniz beklediğiniz sonucu alamazsınız.

Ben rekabet gücünü dört unsurun birleşimi olarak görüyorum: sermaye, insan, teknoloji ve vizyon.

Bunların içinde en kritik olanı ise insan kaynağıdır. Çünkü teknolojiyi geliştiren de kullanan da stratejiyi belirleyen de insandır.

Uzun vadeli başarı için sabırlı sermayeye, nitelikli insan kaynağına ve sürdürülebilir bir stratejiye ihtiyacımız var. İlaç sektöründe bugün yaptığınız yatırımın sonucunu yarın değil, çoğu zaman yıllar sonra alırsınız. Bu nedenle bu sektörde kısa vadeli bakış açısıyla kalıcı küresel başarı elde etmek mümkün değildir.

W- Koçak Farma yüksek üretim teknolojisi, Ar-Ge kapasitesi ve sahip olduğu imkânlar ile küresel rekabet ortamında nasıl bir yol haritası izleyecek?

L.S.- Koçak Farma’nın yol haritasını tek bir cümleyle ifade etmem gerekirse: Türkiye’de geliştirdiğimiz ve ürettiğimiz yüksek katma değerli ilaçları gerek ülkemizde gerekse global ölçekte daha fazla ülkeye ulaştırmak.

Bunun için üç eksende ilerleyeceğiz.

İlk olarak, mevcut üretim gücümüzü daha ileri teknolojiyle geliştireceğiz. Çerkezköy’deki Avrupa Birliği GMP onaylı tesislerimize ek olarak biyoteknolojik ürünlerden etken maddelere, antikanser ürünlerden steril ürünlere kadar farklı üretim alanlarında sahip olduğumuz altyapıyı daha da güçlendirmek istiyoruz.

İkinci olarak, Ar-Ge’nin şirket stratejisindeki ağırlığını artıracağız. Ar-Ge bizim için yalnızca yeni ürün geliştiren bir bölüm değil; şirketin geleceğini şekillendiren stratejik bir merkezdir.

Üçüncü olarak da, ihracat pazarlarımızı ve küresel iş birliklerimizi büyüteceğiz.

Hedefimiz Türkiye’nin güçlü üretim kabiliyetini dünya standartlarında bilim ve teknolojiyle birleştiren, küresel ölçekte güvenilir bir Türk ilaç şirketi olmak.

W- Türk ilaç endüstrisinin geleceği için umutlu olmamızı sağlayan en güçlü yönlerimiz nelerdir?

Röportajımızın II. Bölümünde; Dr. Levent Sönmez ile ilaç sektöründe insan kaynağı vizyonunu, tıp doktorluğundan Genel Müdürlüğe uzanan liderlik yolculuğunu ve genç yöneticiler için analitik düşünme ile “Ancora imparo” felsefesini konuşacağız.

“Koçak Farma Olarak 4 Sene Üst Üste Bu Başarıyı Elde Ettik”

Please follow and like us: