Bilim dünyasında yarım yüzyılı aşkın süredir tartışılan bir gizem var: doğuştan kör bireylerde şizofreni gelişmiyor. Bu durum, yalnızca nörolojik bir merak değil; aynı zamanda insan beyninin duyusal eksiklik karşısında nasıl yeniden yapılanabildiğini gösteren güçlü bir örnek. Hikâye, 1950’lerde iki araştırmacının fark ettiği şaşırtıcı bir gözlemle başladı.
1950 yılında, yazar Hector Chevigny ve psikolog Sydell Braverman, kör bireylerin psikolojik yaşamlarını incelerken beklenmedik bir örüntüyle karşılaştı. Chevigny, yetişkinlikte görme yetisini kaybetmişti; Braverman ise doğuştan kör bireylerle çalışıyordu. İkili, hemen hemen her toplumda görülen ciddi bir akıl hastalığı olan şizofreninin doğuştan kör kişilerde hiç görülmediğini fark etti.
Bu gözlem, sonraki on yıllarda yapılan nöropsikiyatrik araştırmaların temelini oluşturdu. The Conversation’da yayımlanan son analiz, bu bulgunun rastlantı olmadığını doğruluyor. Bilim insanlarına göre, doğuştan kör bireylerin beyinleri görsel girdiden yoksun kaldığı için algı, dikkat ve gerçeklik değerlendirmesi gibi işlevleri farklı biçimde organize ediyor. Bu yeniden yapılanma, şizofreniyle ilişkili bilişsel bozulmaları önleyebiliyor.
Araştırmalar, doğuştan kör bireylerin daha güçlü bilişsel kontrol, daha az halüsinasyon eğilimi ve daha istikrarlı benlik algısı sergilediğini gösteriyor. Görsel korteksin devre dışı kalması, beynin diğer bölgelerinde daha sağlam bağlantılar kurulmasına yol açıyor. Bu durum, şizofreni riskini nörolojik düzeyde ortadan kaldıran bir “koruyucu yeniden yapılanma” olarak tanımlanıyor.
Uzmanlar, bu bulgunun gelecekte şizofreni tedavilerinde yeni hedefler belirlenmesine yol açabileceğini düşünüyor. Duyusal entegrasyon ve beyin plastisitesi üzerine geliştirilecek terapiler, bu doğal koruyucu mekanizmayı taklit etmeyi amaçlayabilir.
Sonuç olarak, doğuştan körlük yalnızca bir duyusal eksiklik değil; aynı zamanda beynin kendi savunma sisteminin en dikkat çekici örneklerinden biri.
















