Dünya genelinde milyonlarca insanı etkileyen ancak tanı süreçleri oldukça zorlu olan nadir hastalıklar, hem hastalar hem de sağlık sistemleri için kritik bir gündem maddesi.
Geride bıraktığımız 28 Şubat Nadir Hastalıklar Günü vesilesiyle bu alandaki farkındalığı artırmak ve tanı sürelerini kısaltmak amacıyla hayata geçirilen sürdürülebilir projelerin önemi bir kez daha vurgulandı. Takeda Türkiye Genel Müdürü Nura Aykanat ile Takeda’nın köklü geçmişini, nadir hastalıklara olan stratejik odağını ve bu yıl ses getiren “Zebra’yı Düşün” projesini konuştuk.
W –Nura Hanım, Takeda’nın hem küresel ölçekteki köklü geçmişinden hem de Türkiye’deki 17 yıllık yolculuğundan bahsedebilir misiniz?
Nura Aykanat- Takeda’nın hikâyesi 1781 yılında Japonya’nın Osaka kentinde başlıyor. 240 yılı aşkın geçmişe sahip, köklü bir küresel biyofarma şirketiyiz. Bugün genel merkezimiz Tokyo’da bulunuyor ve yaklaşık 80 ülke ve bölgede faaliyet gösteriyoruz. Küresel ölçekte yaklaşık 50.000 çalışanımızla, dünyanın farklı coğrafyalarında hastaların yaşamlarına değer yaratmak için çalışıyoruz.
Türkiye’de ise 17 yıldır faaliyet gösteriyoruz. Bu süre boyunca küresel uzmanlığımızı Türkiye’nin sağlık ekosistemiyle buluştururken, yerel ihtiyaçlara duyarlı, sürdürülebilir ve uzun vadeli bir yaklaşım benimsedik.
Takeda olarak vizyonumuz; hastalara, çalışanlarımıza ve gezegene duyduğumuz bağlılık doğrultusunda yenilikçi tedavileri keşfetmek ve sunmak. Tüm faaliyetlerimizi hasta odaklılık, güçlü etik değerler ve sürdürülebilirlik ilkeleri çerçevesinde yürütüyor; köklü geçmişimizden aldığımız güçle insan sağlığını iyileştirmeyi ve daha parlak bir gelecek inşa etmeyi temel amacımız olarak görüyoruz.
W –Takeda’nın yüksek karşılanmamış tıbbi ihtiyaçların bulunduğu alanlardaki stratejisi nedir? Hangi tedavi alanlarına odaklanıyorsunuz?
N.A.- Takeda olarak stratejimizi, yüksek karşılanmamış tıbbi ihtiyacın bulunduğu alanlara odaklanacak şekilde şekillendiriyoruz. Bilim temelli yaklaşımımızla, hastaların yaşamlarında anlamlı fark yaratabilecek tedavilere yatırım yapıyoruz.
Küresel düzeyde ana terapötik alanlarımız arasında gastrointestinal ve inflamasyon, nadir hastalıklar, plazma kaynaklı tedaviler, onkoloji, nörobilim ve aşılar yer alıyor. Tüm tedavi alanlarında yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyen hastalıklara yönelik yenilikçi çözümler geliştiriyor, hasta odaklı ve bilimsel veriye dayalı yaklaşımlarla çalışıyor; tıbbi inovasyonlara odaklanıyoruz.
Tüm bu alanlarda amacımız, bilimsel gücümüzü hasta odaklı bir yaklaşımla birleştirerek sürdürülebilir ve yaşamı dönüştüren tedaviler sunmak.
W –Nadir hastalıklar Takeda için neden stratejik bir öncelik? Bu alandaki temel yaklaşımınızı nasıl tanımlarsınız?
N.A.- Nadir hastalıkların her biri düşük sayıda kişiyi etkilese de dünya genelinde milyonlarca insanın yaşamına dokunuyor. Bu hastalıkların büyük bölümü karmaşık, ilerleyici ve kimi zaman yaşamı tehdit edici nitelikte. Tanı süreçleri çoğu zaman uzun ve zorlu olabiliyor; tedavi seçenekleri ise sınırlı kalabiliyor.
Biz Takeda olarak nadir hastalık toplulukları için anlamlı ve sürdürülebilir bir fark yaratmayı hedefliyoruz. Yaklaşımımızı üç temel eksen üzerine kuruyoruz: Tanı süresinin kısaltılması, bakım standartlarının iyileştirilmesi ve tedavilere eşit erişimin desteklenmesi. Klinik araştırmalarımız, hasta destek programlarımız ve sağlık profesyonelleriyle kurduğumuz güçlü iş birlikleri bu yaklaşımın temel yapı taşlarını oluşturuyor.
Tüm bu çalışmaların merkezinde ise hasta var. Amacımız yalnızca tedavi geliştirmek değil; nadir hastalıklarla yaşayan bireylerin yaşam kalitesini bütüncül bir yaklaşımla iyileştirmek.
W –28 Şubat Nadir Hastalıklar Günü kapsamında hayata geçirdiğiniz “Zebra’yı Düşün” projesi çok ilgi çekici. Bu projenin detaylarını ve amacını paylaşır mısınız?

N.A.- Takeda Türkiye olarak, 28 Şubat Nadir Hastalıklar Günü kapsamında, Klinik İmmünoloji Derneği, Türkiye Ulusal Allerji ve Klinik İmmünoloji Derneği,HAÖDER (Herediter Anjiyoödem Hastaları Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği) ve MPS LH Derneği iş birliğiyle “Zebra’yı Düşün” projesini hayata geçirdik. “Daha Sağlıklı, Daha Parlak Bir Gelecek” misyonumuz doğrultusunda, bu proje ile nadir hastalıkların tanı sürecinde yaşanan gecikmelere dikkat çekmeyi amaçlıyoruz. Doğru zamanda atılan adımların hastaların yaşam kalitesi üzerindeki belirleyici etkisini vurguluyoruz. Proje kapsamında hazırlanan video çalışmamızda, evrensel sembol olan “zebra” metaforu üzerinden “Nadiriz ama yalnız değiliz” mesajını veriyoruz. Videomuz, bireylerin tanı yolculuğunda karşılaştıkları belirsizliklere dikkat çekerken; sağlık profesyonellerinden kamuoyuna kadar tüm paydaşları, “bir kişiyi daha” doğru tanıya yaklaştırma sorumluluğuna davet ediyor.
W –Son olarak, nadir hastalıkların sembolü neden “Zebra”dır? Tanı süreçlerinde farkındalık neden bu kadar kritik?
N.A.- Nadir hastalıklar, 2.000 kişide bir ya da daha az görülen hastalıklar olarak tanımlanıyor. Az görülmeleri ve belirtilerinin çoğu zaman özgül olmaması nedeniyle tanı süreçleri maalesef gecikebiliyor. Bu gecikme, hastaların doğru tedaviye geç ulaşmasına ve hastalığın ilerlemesine yol açabiliyor. Oysa küresel ölçekte 6.000 ila 8.000 arasında nadir hastalık tanımlanmış durumda ve bunların yaklaşık %70’i çocukluk çağında ortaya çıkıyor. Bu tablo, erken farkındalığın ve zamanında tanının ne kadar kritik olduğunu açıkça gösteriyor.
“Zebra” metaforu ise tıp literatüründe önemli bir hatırlatmaya dayanıyor; bulgular tipik değilse, nadir bir ihtimal olan “zebra”yı da düşünmek gerekiyor.
Bu nedenle zebra, nadir hastalıkların yalnızca sembolü değil; aynı zamanda farkındalığın, dikkatli değerlendirmenin ve erken tanının simgesidir. Biz de Nadir Hastalıklar Günü vesilesiyle tüm paydaşlarımızı nadir hastalıklarla yaşayan bireylerin sesine kulak vermeye davet ediyoruz.
W Nura Hanım, paylaştığınız bu kıymetli bilgiler ve nadir hastalar adına yürüttüğünüz bu anlamlı proje için teşekkür ederiz. Çalışmalarınızda başarılar dileriz.
N.A.- Ben teşekkür ederim, daha sağlıklı bir gelecek için çalışmalarımızı geliştirerek sürdüreceğiz.



















