Ana Sayfa Ana Sayfa IQ Testleri Gerçekten Zekâyı Ölçüyor mu?

IQ Testleri Gerçekten Zekâyı Ölçüyor mu?

Zekâ seviyenizin tek bir sayıya indirgenmesi ve dünyadaki diğer insanlardan ne kadar zeki veya daha az zeki olduğunuzu görmek oldukça ilgi çekicidir. O halde bir IQ testine girerek bu arzunuzu gerçekleştirebilme imkânı yakalayabilirsiniz.

Post Author Avatar
Gürkan Akçay Boğaziçi Üniversitesi – Yazar / Editör-Bilimfili

Pek çok insanın aşina olduğu “IQ” kısaltması, ilk olarak 1900’lerin başında Alman psikolog William Stern tarafından (Almanca Intelligenz-Quotient’ten) türetilen “zeka katsayısı” kavramını ifade eder ve zekâyı ölçmek için tasarlanmış bir testte kazanılan puanı tanımlar. Bu kavram daha sonra 1905 yılında ilk modern zeka testi olan Binet-Simon zeka ölçeğini yayınlayan Alfred Binet ve Theodore Simon tarafından kullanıldı. Fransız psikologlar, okul dışında kişiselleştirilmiş yardıma ihtiyaç duyan çocukları belirlemek için Binet-Simon testini geliştirdiler.

1900’lü yılların başında, araştırmacılar, sözel çıkarım, kısa süreli hafıza (işler bellek) ve görsel-uzaysal beceriler gibi bilişsel becerilerin genel zekâyı ya da g-faktörünü yansıttığı varsayımında bulundular. İlerleyen yıllarda da psikologlar daha fazla test geliştirerek performansı kişinin “genel zekâsına” atfetmeye başladılar. Yönetimi kolay olduğu için, Binet-Simon ölçeği diğer birçok ülkede kullanılmak üzere temel kabul edildi.

Bu uygulamalar sonunda Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti ve burada Stanford Üniversitesi’nden psikolog Lewis Terman bunu Amerikan kullanımına uyarladı. Terman, Amerika Birleşik Devletleri’nde Stanford-Binet IQ testi olan ilk IQ testini yarattı ve yayınladı.

IQ testleri geçerli ve genel zekânın tarafsız ölçümleri midir?

Herkesi, ne kadar zeki olduklarını kapsayacak şekilde tek bir sayı ile sıralama fikrine yönelik bir dizi açık eleştiri bulunuyor. Bazı insanlar okul hayatında/teorik bilgi konusunda başarılı olup, profesyonel meslek hayatında ya da gündelik hayatta aynı başarıyı yakalayamayan kişi olarak tanımlayabileceğimiz “kitabi zekiyken”, “sağduyuya” sahip olmayabilir veya tam tersi durum söz konusu olabilir. Bazı insanlar yüksek veya düşük yaratıcılığa veya mizahlara sahipken, ancak okuldaki tüm testlerinde başarılı olabilir veya başarısız olabilir.

Her bir insanın karmaşıklığı göz önüne alındığında; birçok güçlü ve zayıf yönümüz, yeteneklerimiz ve tercihlerimiz söz konusudur ve görünüşe göre zekâmızı nicelleştirdiğini iddia eden herhangi bir sayı da her durumda büyük ölçüde yanıltıcı olacaktır.

Testlerin kendileri için de bariz eleştiriler bulunuyor. Kullanımda olan bir dizi farklı IQ testi bulunuyor ve aynı kişilerin çeşitli testlerde farklı puanlar alacağı da gayet iyi biliniyor: Bir testte ben sizden daha yüksek puan alırken diğerinde siz beni geride bırakabilirsiniz.

Fransız psikolog Alfred Binet, zeka testinin geliştirilmesine yardımcı oldu.
(b) Bu sayfa, Binet-Simon Zeka Ölçeği’nin 1908 versiyonundan alınmıştır.
Test edilen çocuklara her bir çiftin hangi yüzünün daha sevimli olduğu soruldu.
Görsel: LumenLearning, Introduction to Psychology Course Curriculum

Örneğin, eleştirmenler genellikle, herhangi bir IQ testinin mutlaka belirli bir kültürel referans çerçevesine doğru çarpıtıldığına dikkat çekerek, Afrika’dan bir kişinin Danimarka’da geliştirilen bir testi kullanarak ölçülmesini haksız buluyor.

Gelin bu temel eleştirileri cevaplayabilmek için IQ testlerinin gerçekte neyi ölçmek için kullanıldığına yakından bakalım.

Öjenik Hareket

IQ testlerinin, aslında “kitabi zekâ” ile ve kültürel durumla hiçbir alakasının olmaması amaçlanmıştır. Bu testler, yalnızca genel zekâyı ölçmeyi amaçlar. Oysa burada da temel bir sorun vardır: En az psikolog sayısı kadar farklı zekâ tanımı vardır. Ancak bu testleri geliştirmede en büyük rolleri oynayanların sunduğu tanımlardan bazı ortak temalar çıkarabiliriz. Genel olarak konuşursak; zekanız, problem çözme ve muhakeme (çıkarım yapma) becerinizdir. Yani öğrenmeyi, planlamayı ve anlamayı kapsar.

Öte yandan IQ testlerinin yukarıda bahsettiğimiz hikâyesi esasında pek de parlak bir tarihi içinde barındırmaz. IQ testleri, ilk olarak öjenik hareketten doğarak 20. yüzyılın başlarında ABD’de ortaya çıktı. Öjeni biliminin temel fikri, zekâ, sağlık ve hatta finansal başarı gibi arzu edilen özellikleri belirlemek ve bu tür insanlar arasında doğum oranlarını artırmaktı. Bunun yanı sıra düşük zeka, suç davranışı, yoksulluk ve hastalık gibi olumsuz özelliklere sahip insanlar arasındaki doğum oranlarının da düşürülmesi hedeflenmektedir. Bazı zihin hastalıklarında kalıtımın büyük bir rol oynadığı keşfedildiğinde, bazı eyaletlerde bu tür özellikleri popülasyondan çıkarmak için akıl hastalarına zorla kısırlaştırma uygulandı. Çoğu sayıma göre, 64.000 Amerikalı akıl hastası, uygulamanın sona erdiği 1960’lara kadar kısırlaştırıldı. Nürnberg Duruşmalarında, Nazilerin Amerikan programını o kadar etkili buldukları ortaya çıktı ve Nazilerin yaklaşık 450.000 insanı zorla kısırlaştırmasına ilham kaynağı oldu.

Öjeni fikrinin babası, İngiliz Sir Francis Galton‘un çeşitli ve üretken kariyeri, yalnızca öjeni bilimini kodlamakla kalmadı, aynı zamanda psikometride insanların zekasını ölçmek ve üremelerinin iyi olup olmayacağını belirlemek için bir araç olarak kullanımına da öncülük etti. Galton, literatüre “doğa vs. yetiştirme” (nature vs. nurture) kavramını kazandırdı ve ortalamaya doğru gerileme eğilimini belirledi. Galton’a göre, akılsız insanların özgürce çoğalmasına izin verildiği sürece, insanlık asla kendi sıradan vasatlığının üzerine çıkamaz.

Amerikalı öjenikçiler zihinsel geriliği nicel olarak tanımlamak için özel bir araca ihtiyaç duydular ve bu nedenle, özel yardıma ihtiyaç duyan Fransız okul çocuklarını tanımlamanın bir yolu olarak Binet-Simon testini geliştiren iki Fransız araştırmacı Alfred Binet ve Theodore Simon’a başvurdular. Binet-Simon genel bilgi hakkında sorular sormak yerine basit fiziksel testlerden hafıza bulmacalarına kadar çeşitli görevler sistemi dayattı. Bu testlerde elde edilen puan zihinsel yaş olarak ifade edildi.

Bir bireyin zeka seviyesinin, tahmin edilen zihinsel yaşının kronolojik yaşına bölünmesiyle bir katsayı (zeka katsayısı) olarak ölçülmesini önerdi. Bir çocuğun “zihinsel yaşı”, çocuğun puanıyla eşleşen bir ortalama puana sahip olan grubun yaşıydı. Dolayısıyla, beş yaşındaki bir çocuk ortalama sekiz yaşındaki bir çocukla aynı seviyeye ulaşırsa, zihinsel yaşı sekiz olacaktır. Katsayının orijinal formülü Zihinsel Yaş / Kronolojik Yaş x 100 idi. Eğer 10 yaşındaysanız, ancak 15 yaşındaki bir çocuğun muhakeme yeteneğine sahipseniz, IQ’nuz 150 idi. Öjeni uzmanları artık ilk defa bir kişinin topluma olan değerini açıklayabilecek bir araca sahipti.

Birinci Dünya Savaşı, ABD Ordusu tarafından zekâ testlerinin yaygın bir şekilde benimsenmesine tanık oldu. Amaç, en zeki askerlerin subay eğitimine gönderilmesiydi, en az akıllı olanların hizmetten reddedilmesi ve ortadakilerin puanlarına göre teknik, savaş veya diğer görevlere atanmasıydı. Ancak süreç, taraftarlarının umduğu kadar sorunsuz gitmedi. Bu kadar çok sayıda erkeği test etmek için kaynaklar yetersizdi ve sonuçların çoğu da tartışmalıydı, dolayısıyla farklı test metodolojileri denendi.

Ortaya çıkan şey, Bellevue Psikiyatri Hastanesi baş psikoloğu David Wechsler tarafından geliştirilen puanlamanın kapsamlı bir revizyonuydu. Kendisi, genç yaşında, zekâ testlerini uygulama konusundaki sorunlu girişimi sırasında orduda çalışmıştı. Wechsler’in getirdiği yenilik; puanınız, tüm toplu puanların dağılımı içindeki yerleştirmenizi temsil edecek şekilde testleri bir eğri üzerinde derecelendirmekti. Günümüzdeki evrensel standart da bu “yenilik” temelinde şekillendirilir.

Standart Sapma Problemi

Puanlama, belirli bir popülasyonun tüm puanlarının grafiğini çizmenin mükemmel bir çan eğrisiyle sonuçlanacağı şekilde tasarlanmıştır. Buradaki amaç, eğrinin tepesinin tam olarak 100 puana (nüfusun yaklaşık% 2,7’sini temsil etmelidir) ulaşması ve eğrinin uçlarının ise yaklaşık 50 ve 150’de kaybolmasıdır. İstatistiksel anlamda, dağılımın standart sapmasının 15 olması amaçlanmıştır. Testler her revize edildiğinde (şimdi genellikle Stanford-Binet 5 kullanılıyor), puanlama sistemi sıfırlanır, böylece ortalama tekrar 100 olur ve standart sapma yine 15 olur. Artık bir katsayı olmamasına rağmen buna hâlâ IQ diyor oluşumuz da başka bir çelişkidir.

Puanlama, belirli bir popülasyonun tüm puanlarının grafiğini çizmenin mükemmel
bir çan eğrisiyle sonuçlanacağı şekilde tasarlanmıştır.
Görsel:LumenLearning, Introduction to Psychology Course Curriculum

Günümüzde kurumsallaşmış öjeni uygulanmıyor ve IQ puanları artık nereye gidebileceğimiz ve hangi işe sahip olabileceğimiz konusunda bir kısıtlama yaratmıyor, ancak tanımlanmış grafik eğrisinin neresinde olduğunu görmek insanlar için hâlâ çekiciliğini koruyor. Yine de IQ testlerinin çelişkileri yayımlanan bazı araştırmalar dışında ciddi bir biçimde ele alınmıyor ve kimileri bu alandan kazanç ve itibar elde etmeye devam ediyor.

IQ testleri, Harvard deneysel psikolog Richard Herrnstein ve muhafazakar siyaset bilimci Charles Murray tarafından yazılan “The Bell Curve: Intelligence and Class Structure in American Life“ın (Çan Eğrisi: Amerikan Yaşamında Zekâ ve Sınıf Yapısı) 1994 tarihli basımına kadar büyük ölçüde ciddi manada eleştirilmedi. Kitabın bir bölümünde, The Bell Curve, IQ puanlarının bir takım uygunsuz (ve politik olarak yanlış) sosyopolitik sonuçlarına işaret etti. Kısacası, zekâ, mesleki başarı, suç faaliyeti ve boşanma oranları gibi faktörlerin en güçlü öngörücüsü olarak görülüyor ve bu nedenle ülke çapındaki çeşitli sosyopolitik ve etnik gruplarla güçlü bir şekilde ilişkili olduğu ileri sürülüyordu. Tartışmalı bu bölüm, açıkça siyahların beyazlardan daha az zeki olduğunu söylüyordu. Bu bulgu, yayıncı Free Press’in köşeyi dönmesine ve The Bell Curve’ün en çok satanlar listesinde yer almasına neden olan bir akademik ve toplumsal eleştiri tsunamisini tetikledi.

Yazarların en rahatsız edici bulgusu, zekanın hem doğa hem de yetiştirmenin bir kombinasyonunun sonucu gibi görünmesiydi. Basitleştirilmiş ifadeyle, bu, ırkın zekayı belirlemede en azından bir rol oynadığı anlamına geliyordu. Bu iddia pek çok açıdan, Herrnstein ve Murray’ın istatistiksel ölçümlerinde hatalı ağırlık kullandıkları; çalışmalarının uygunsuz bir şekilde kontrol edildiği; çelişkili araştırmaları görmezden geldikleri ve araştırmalarını kanıtlanmamış varsayımlara dayandırdıkları şeklinde eleştirilere maruz kaldı.

The Bell Curve’ün ve ırkçılık suçlamalarının kapsamlı bir şekilde yayınlanmasından yaklaşık bir yıl sonra, Amerikan Psikoloji Derneği (APA) kitabın bulgularını özellikle ele aldığı bir rapor yayımladı. “Zekâ ile ilgili araştırmaları belirlemek, incelemek ve özetlemek” için çeşitli Amerikan psikoloji profesörlerinden oluşan bir “görev timi” oluşturuldu. Siyahlar ve beyazlar arasındaki farkta APA, uzun süredir 15 puanlık bir fark olduğunu (standart sapma) doğruladı; ancak bunun için açık bir neden olmadığını ve kesinlikle genetik bir nedeni işaret edecek yeterli kanıt olmadığını da buldu. Görünüşe göre, toplum oldukça karmaşık bir yapıda ve zekâyı etkileyen birden çok faktör bulunuyor. Çoğu kanıtlanmamış olan bu şüpheli faktörlerden bazıları yetiştirme, eğitim, İngilizce becerileri, testlerle ilgili deneyim ve kalıtsallıktır.

APA’nın nihai sonucu sadece The Bell Curve için değil, genel olarak tartışmalar için de kritikti:

“Bu kadar çok sorunun çözülmediği ve pek çok sorunun cevaplanmadığı bir alanda, bu konulardaki tartışmaların çoğunu karakterize eden kendinden emin üslup açıkça yersizdir. Zekâ çalışmaları, siyasallaştırılmış iddialara ve suçlamalara ihtiyaç duymaz; kendine hakim olma, derinlemesine düşünme ve çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Geriye kalan sorular sosyal ve bilimsel olarak önemlidir. Bunların cevaplanamaz olduğunu düşünmek için bir neden yoktur, ancak cevapları bulmak, önemli bilimsel kaynakların mutabakatının yanı sıra ortak ve sürekli bir çabayı gerektirecektir. Böyle bir sorumluluk, şiddetle tavsiye ettiğimiz şeydir.”

Siyaset bilimci Jim Flynn tarafından ilk olarak ifade edilen; IQ testlerinin her revize edildiğinde, dünya çapında ortalama puanların yaklaşık bir standart sapma kadar arttığını ileri süren Flynn etkisine göre, 100’ü her defasında daha yüksek bir noktaya yeniden yerleştirmek gerekir. İnsanlar test başladığından beri daha zeki hale geliyor ve bazıları bu gelişmenin daha da hızlandığına inanıyor. Flynn etkisinin nedenleri tam olarak bilinmemektedir, ancak hipotezler genellikle giderek yoğunlaşan akademik ortam ve sağlık hizmetleri gibi zekâ için yetiştirme faktörlerinin etkisi etrafında odaklanmaktadır.

Sorunlar

Zekâ testleri ve standartlaştırılmış testler, performansı değerlendirme ve tahmin etme yeteneklerinden dolayı birçok farklı alanda (psikoloji, eğitim, iş vb.) yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, toplumdaki kullanımları ve uygulamaları sıklıkla eleştirilmektedir.

IQ testlerinin geçerliliği ve gerçekten ölçmek istediği zekâyı ölçüp ölçmediği konusunda belirsizlikler söz konusudur. Bazı araştırmacılar, eğitim kalitesi ve okul sistemleri gibi çevresel faktörlerin, zekâya dayalı olmayan test puanlarında tutarsızlıklara neden olabileceğini savunurken; bazıları, bir bireyin zekâsından çok sınava girme becerilerinin değerlendirildiğini savunuyor.

Psikoloji alanında, tıpta olduğu gibi, FDA gibi kurumlar bulunmuyor. Bazı etik kurallar bulunuyor, ancak bu, yüzlerce yıldır uygunsuz yorumlama uygulamalarını durduramadı. Dolayısıyla alanın daha fazla gelişmesi gerekiyor.

Rider University’den psikolog Stefan C. Dombrowski, testlerin sıklıkla yanlış yorumlandığını bunun da genel IQ’nun yanı sıra testten alınan herhangi bir puanın kullanılması olarak gerçekleştiğini söylüyor. IQ testleri, işler bellek, akıcı akıl yürütme, sözlü anlama ve daha fazlası gibi çeşitli becerileri ölçmeyi hedefler. Ancak bilim, IQ testlerinin, bu ayrı yetenekler için anlamlı puanlar sağlamak için hala yeterli donanıma sahip olmadığını ve yalnızca bir kişinin genel zekası hakkında yorumlamada bulunmak için kullanılabileceğini söylüyor.

Kişinin IQ puanı, bağlama göre değişebilir. Çünkü IQ testlerinin motivasyon ve koçluk gibi şeylere duyarlı olduğu biliniyor. Bir testi ne kadar az denerseniz o kadar az başarı elde etmeniz olasıdır ya da insanların yaptığı stratejileri bilmiyorsanız onlar kadar yüksek puan alamazsınız.

Testlerdeki bir diğer problem ise, testin doğasına eklenen kültürel önyargılardır. Herhangi bir IQ testini bu kültürel farklılıktan arındırmanız mümkün değildir. Şekiller için kelimeleri olmayan insanlar muhtemelen bu tür bir görevi bizden farklı yapacaktır. Güvenilir testler, kültürel, dilsel ve ekonomik farklılıklara sahip bireylerde farklı sonuçlar vermemelidir. Ancak ırksal ve etnik çizgilerde farklı IQ puanları görüyoruz, bu da sorunun insanlarda değil, bu testlerde olduğunun bir göstergesidir. Bunun yanı sıra, IQ’nun zekânın tüm olası kültürel temsillerini tanımladığı veya ölçtüğü söylenemez. Çeşitli kültürler, kültürel geçmişlerine bağlı olarak farklı zihinsel yeteneklere değer verir, oysa IQ testi oldukça batılılaşmış bir yapıdadır. Bu nedenle, IQ testleri, problem çözme ve yaratıcılık veya duygusal zeka gibi diğer alanları hesaba katmamak gibi, yalnızca Batı dünyasının zekâ kavramsallaştırmasında vurgulanan belirli alanları değerlendirmeye almaktadır.

2012 yılında Neuron‘da yayımlanan bir araştırmada, kayıtlara geçen en büyük çevrimiçi zekâ çalışmasını gerçekleştirdikten sonra, bilim insanları, kişinin zekâ katsayısını veya IQ’sunu tekil, standartlaştırılmış bir testle ölçme fikrinin oldukça yanıltıcı olduğu sonucuna vardılar.

Zekâ, 1994’te yayımlanmış ve 50’den fazla bilim insanının onayından geçmiş bir tanımla literatüre şu şekilde geçmiştir:

“Zekâ, birçok başka yetenekle de beraber akıl yürütmeyi, planlama yapmayı, problem çözmeyi, soyut düşünmeyi, karmaşık fikirleri idrak etmeyi, çabuk öğrenmeyi ve tecrübelerden kazanım sağlamayı içeren oldukça genel zihinsel yeteneklerdir. Zekâ, salt olarak kitaptan öğrenme, dar akademik yetenekler kazanma, test çözme başarısı değildir. Zekâ, çevreyi kavramadaki daha geniş kapsamlı ve derin kabiliyetleri yansıtır.’’

Zekâ, beynin yalnızca bir bölgesini değil, büyük oranda tamamını içine alan bir kavram olduğundan zekânın ölçümü yanıltıcı olabilen bir şeydir. Örneğin, Stanford-Binet gibi standart zekâ testleri genellikle otizmli çocuklar için uygun değildir ve otizmli çocukların çoğunun zihinsel engelli olduğuna dair yanlış iddialara neden olabilir.

Genetik yapı ve yetiştirilme koşulları üzerinde yapılan çalışmalar bu konu hakkında ipuçları veriyor. Bütün çocuklar, dünyaya kendi çevrelerinin aktif şekillendiricileri olarak gelirler. Ebeveynler ve öğretmenler, bunu ilk elden, çocukların çeşitli yollarla şekillendirme çabalarına ket vurarak tecrübe ederler. Yaş ilerledikçe artan bağımsızlık, bireyin araştırdığı çevrenin bilişsel karmaşıklığını seçme imkânını daha mümkün hale getirir. Genetik olarak daha parlak bir birey, seçtiği durumlarda ya da görevlerde bilişsel olarak daha isteklidir ve bilişsel yeteneklerini sağlamlaştıracak çok daha fazla fırsata sahiptir. Bir bireyin sahip olduğu, içinde bulunduğu ortamdan faydalanma yeteneğinin genetik donanım tarafından etkilendiği ve “daha iyi’’ aile ortamlarının genel olarak IQ yükseltme eğiliminde olmadığı düşünülürse düşük IQ’nun yükseltilmesi için daha pahalı okulların tercih edilmesi ya da ailenin yaşam koşullarının farklılaşması hayal kırıklığıyla sonuçlanabilir.

 Kaynak ve İleri Okuma

www.bilimfili.com/iq-testleri-gercekten-de-zekayi-olcuyor-mu