Ana Sayfa Ana Sayfa Türk Toraks Derneği 23. Yıllık Kongresi

Türk Toraks Derneği 23. Yıllık Kongresi

Prof. Dr. Hasan Bayram, Türk Toraks Derneği Başkanı

Ülkemizin 5000’i aşkın üyesi ile göğüs hastalıkları alanındaki en büyük ailesi olan Türk Toraks Derneği’nin düzenlediği “Türk Toraks Derneği 23. Yıllık Sanal Kongresi”, 15-18 Ekim 2020 tarihleri arasında web ortamında gerçekleştirilmektedir.

Bu yıl “Bilimle sağlıklı geleceğe” sloganıyla düzenlenen kongremiz solunum alanında ülkemizde düzenlenen kongreler açısından uluslararası bir kongre olmasının yanı sıra bilimsel programı incelenerek uluslararası alanda 2 önemli solunum derneği olan ATS ve ERS tarafından desteklenen bir kongre olması açısından da ayrı bir öneme sahiptir. TÜBITAK tarafından da desteklenen kongremizde; Akciğer sağlığını tehdit eden konular, başta hepimizi derinden etkileyen COVID 19 pandemisi ile toplum sağlığı ve güncel sağlık politikaları ile göğüs hastalıkları alanındaki yeni tedaviler, yurtiçi ve yurtdışından birçok deneyimli bilim insanı tarafından her yönüyle tartışılıp, güncel veriler sunulmaktadır.

Kongremize Göğüs Hastalıkları alanından yaklaşık (1650) hekim katılmaktadır. Kongremize yurtiçinden ve yurtdışından (250’i) aşkın konuşmacı ve oturum başkanı katılmaktadır. Dünyanın kabul ettiği; konularında en iyileri olan meslektaşlarımız, paha biçilmez deneyimlerini bizlerle paylaşmaktadırlar.

Kongreye toplam 800’ü aşkın bildiri başvurusu gelmiş, bunlardan 388 E-Poster ve 336 Sözel Bildiri kabul edilerek sunulmuştur.

PROF. DR. HASAN BAYRAM (Türk Toraks Derneği Başkanı)

PROF. DR. GAYE ULUBAY (23. Yıllık Kongre Başkanı) 

TÜRK TORAKS DERNEĞİ TORASİK ONKOLOJİ ÇALIŞMA GRUBU BAŞKANI

PROF.DR. PINAR ÇELİK   

 “Akciğer Kanseri erkeklerde ve kadınlarda kanser ölümlerinde ilk sırada yer almaktadır” Dünyada en sık görülen kanser akciğer kanseridir. Tüm kanser ölümlerinin beste birinden sorumlu tutulmaktadır ve hem erkeklerde ve hem de kadınlarda kanser ölümlerinde ilk sırada yer almaktadır.

“Akciğer Kanseri Genetik Bir Hastalık mı?” Akciğer kanserinin en önemli nedeni sigaradır. Sigara dışında asbest, radon gazı ve hava kirliliği de diğer risk faktörleri olarak sayılabilir. Fakat son yıllarda sigara içmeyen kadınlarda akciğer kanseri görülme sıklığının artması hormonal ve bazı genetik değişikliklerin rolü olabilir mi sorusunu akla getirmiştir. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) bu olgularda en çok gözlenen akciğer kanseri türüdür.

“Akciğer Kanseri Tedavisi” Erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanserinde tedavi cerrahi iken ilerlemiş ve cerrahiye uygun olmayan hastalarda radyoterapi ve kemoterapi kombinasyonu etkili tedavi yöntemleridir. Günümüzde “Hedefe Yönelik Tedaviler” ve “İmmunoterapiler”in de ileri evre akciğer kanserinde sağ kalımı uzattığı gözlenmektedir. Küçük Hücreli Akciğer Kanserinde ise çok özel durumlar haricinde cerrahi mümkün olmamaktadır.

“Hedefe Yönelik Tedaviler – Akıllı İlaç Nedir?” İleri evre hastaların tedavisinde temel yaklaşım kemoterapi iken günümüzde kanserli dokularda genetik değişikliklerin araştırılması sonucunda kansere neden olan mutasyonu hedefleyen ilaçlar geliştirilmiştir. Akciğer kanserinin farklı alt gruplarında hali hazırda saptanan bu mutasyonlara yönelik (EGFR, ALK ve ROS1) “hedefe yönelik tedavi-akıllı ilaç” uygulanmaktadır. Başka birçok mutasyon da tanımlanmış olup bu alanda yapılan çalışmalar devam etmektedir. Bu tedavilerden beklenen, bu ilaçların tercihli olarak kanserli hücreleri öldürmeleri, ancak normal hücrelere görece zarar vermemeleridir. Bu ilaçların ağız yoluyla alınması ve yan etkilerinin de daha az olması avantajlı yönleridir.

“İmmunoterapi Nasıl Bir Tedavi?” İmmunoterapi, bağışıklık sistemi üzerine etki gösteren bir tedavi yöntemidir. İmmunoterapide amaç kanser hücrelerinin üzerinde bulunan tanımlayıcı özelliklerin bağışıklık sistemi tarafından tanınmasını ve yok edilmek üzere harekete geçirilmesini sağlamaktır. İleri evre, kemoterapiye dirençli olan akciğer kanserli hastalarda immunoterapi günümüzde umut veren bir tedavi yöntemidir.

“Akciğer Kanserinden Korunma” Akciğer kanserinden korunmanın halen en başarılı yolu tütün ürünü kullanmamak, sigara dumanına maruz kalmamak ve en kısa zamanda sigaradan kurtulmaktır. 

TÜRK TORAKS DERNEĞİ ÇEVRE SORUNLARI ve AKCİĞER SAĞLIĞI ÇALIŞMA GRUBU BAŞKANI

  1. ÖĞR. ÜYESİ NİLÜFER AYKAÇ 

HAVA KİRLİLİĞİNİN ÜLKEMİZDE YOL AÇTIĞI ERKEN ÖLÜMLER

Hava kirliliği sağlık açısından başta çocuklar, yaşlılar ve yoksullar olmak üzere herkesi etkileyen en önemli çevresel risklerden birini oluşturmaktadır. Hava kirliliği, özellikle de havada asılı duran toz zerrecikleri (partikül maddeler) etkilenimi bulaşıcı olmayan hastalıklar açısından önde gelen risk etmenlerinden biridir.

Hava kirliliği özellikle doku beslenmesinin bozulması, kalp krizi, felç, kronik tıkayıcı akciğer hastalığı ve kanser açısından risk etmenidir. Tüm kirleticiler ve akciğerle kadar ulaşabilen aerodinamik çapı 2.5 mikrondan küçük partikül madde (PM2.5) etkilenimi solunum sistemi ve dolaşım sistemi başta olmak üzere rahatsızlanmaya, hastalanmaya ve hastane başvurularına ve akciğer kanseri de içinde olmak üzere solunum sistemi ve dolaşım sistemi hastalıkları yüzünden erken ölümlere yol açmaktadır. Kirleticilerin ve özellikle PM2.5 düzeyinin izlenmesi ve sağlığı etkileyecek düzeyde artış göstermemesi için önlem alınması halkın sağlığının korunması açısından bir zorunluluktur.

COVID-19 ve Hava Kirliliği

Hava kirliliğinin viral enfeksiyonlara bağlı ölümleri artırarak pandemilerin yarattığı yıkıma katkı sunmaktadır.  Hava kirliliği üst hava yollarındaki silyaların, yani vücudun ilk savunma hattının işlevlerini bozduğu iyi bilinmektedir. Hava kirliliğinin yüksek olduğu bölgelerde yaşayanlarda daha sık solunum yolu enfeksiyonları gelişmektedir. Özellikle aerodinamik çapı 2,5 ve 10 mm’den daha küçük partiküller, kükürt dioksit , azot dioksit, karbon monoksit ve ozonun solunum yollarını olumsuz biçimde etkileyerek virüs enfeksiyonlarına karşı olan duyarlılığı ve hastalığın şiddetini arttırdığı COVID-19 pandemi sürecinde daha önemli olarak karşımıza çıkmaktadır. Hava kirleticilerin artışı COVID-19 hastalığı gelişme riskini ve COVID-19’a bağlı ölümleri  artırmaktadır.

Yapılan çalışmada,

AirQ+ kullanılarak, 2018 yılında, Türkiye’de illere göre uzun süreli PM2.5 etkileniminin yol açtığı erken ölümleri tahmin etmek amaçlanmıştır. AirQ+ kullanılarak Türkiye için hava kirliliğinin yol açtığı erken ölümler tahmin edilmiş ve 2018 yılında hava kirliliğinin Türkiye’de 72 ilde 44.617 kişinin (En az 29.882, en fazla 57.709 kişi) erken ölümüne yol açtığı hesaplanmıştır.

2018 yılında PM2.5 kirliğine atfedilen ölüm oranının en yüksek olduğu ilk beş il sırasıyla Iğdır, Kahramanmaraş, Mersin, Manisa ve Niğde olarak tahmin edilmiştir.

Sonuçlar, 2018 yılında Türkiye’de PM2.5‘e uzun süre maruz kalmanın neden olduğu 44.617’den fazla erken ölümün, illerde PM2.5‘in yıllık ortalama konsantrasyonunun Dünya Sağlık Örgütü’nün sınır değer önerisi olan 10 µg/m3‘ü geçmemesi durumunda “önlenebileceğini” göstermektedir. 

Partikül Madde Bakımından Türkiye’de Hava Kirliliği 2019

çalışmada 2019 yılı için  PM10 hem PM 2.5 yönünden Türkiye’nin hava kalitesini ortaya koymak amaçlanmıştır.

Türkiye’de mevcut hava istasyonlarında 2019 yılında yeterli ölçüm (338 istasyonun; 161 tanesi (%48)) yapılamamaktadır.

Bolu, Uşak, Mersin, Tunceli, Artvin, Ağrı ve Batman da 2019 yılı boyunca yeterli ölçüm yapılmadığından bu iller değerlendirilememiştir.

Sırasıyla Muş, Afyon, Iğdır Şırnak, Kahramanmaraş’ta en fazla kirliliğin olduğu şehirlerdir.

Dünya Sağlık Örgütü’nün sınır değerleri dikkate alındığında; sadece Hatay ve Hakkari illerinin PM10 açısından hava kirliliğinin yaşanılabilir iller arasında görüldü .

Şekil 1: Türkiye’de PM kirliliği açısından WHO sınır değerler (20 ) uyarınca İllere Göre Yıl ortalaması

PM10 açısından ulusal değerlere bakınca sadece 21 ilde eşik ulusal değerin (40μg/m3) altındadır

Son olarak,

2019 yılı itibariyle Yapılan çalışmada  2019 yılı itibariyle Türkiye’de hava kirliliği sorununun partikül madde yönünden devam ettiğine işaret etmektedir. Türkiye’de halen tüm istasyonlarda Pm2.5 madde ölçülmemektedir.

PM2.5 bakımından  tüm illerin ve istasyonların Dünya Sağlık Örgütü’nün izin verdiği normal sınırın üzerinde olduğu ve PM2.5 kirliliğinin Türkiye’nin tamamını kapsadığı saptandı.

Dünya Sağlık Örgütü’nün sınır değerleri dikkate alındığında; sadece Hatay ve Hakkari illerinin PM10 açısından hava kirliliğinin yaşanmadığı yerler olduğu görüldü.

Yıllık ortalama değerler analiz edildiğinde; Muş, Iğdır ve Kahramanmaraş illerinin PM10, Erzurum (Taşhan), Düzce ve Amasya (Şehzade) illerinin ise PM2.5 bakımından en yüksek maruziyete sahip oldukları tesbit edildi. 

TÜRK TORAKS DERNEĞİ KLİNİK SORUNLAR ÇALIŞMA GRUBU BAŞKANI

PROF. DR. OĞUZ UZUN 

COVID-19 VE AKCİĞERLERDE PIHTI OLUŞUMU

COVID-19 Hastalığı?

Koronovirüs hastalığı 2019 (Covid-19) ilk defa Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıkan ve etkeni SARS-CoV-2 (şiddetli akut solunum sendromu-koronavirüs-2) olan oldukça bulaşıcı bir hastalıktır. Kısa zaman içinde Çin’in bu bölgesinden diğer şehirlerine ve oradan diğer ülkelere ve kıtalara da yayılarak tüm Dünya’yı ilgilendiren bir numaralı küresel sağlık problemi halini almıştır. Dünya Sağlık Örgütü 30 Ocak 2020 tarihinde devam eden salgını “küresel halk sağlığı acil durumu” ilan etti ve 28 Şubat’ta da COVID-19 risk düzeyini küresel düzeyde en yükseğe çıkarttı. 12 Ekim 2020 tarihi itibarıyla tüm dünyada tanısı konabilen vaka sayısı 37.4 milyon, ülkemizde ise 337 147’dir. Tüm dünyada Covid-19’a bağlı bildirilen ölüm sayısı ise bir milyonu çoktan aşmış durumdadır.

Hastalar Neden Ölüyorlar?

Etken ile temas ettikten ortalama 4-5 gün sonra hastalık belirtileri ortaya çıkıyor, ancak bu sürenin 14 güne kadar uzadığı hastalar da bildiriliyor. Bu yüzden temaslı kişilere 14 günlük karantina süresi uygulanması gerekiyor. COVID-19 yakalananların büyük çoğunluğu hastalığı diğer viral üst solunum yolu hastalıklarında olduğu gibi hafif geçiriyorlar. Bu grup hasta tüm hastaların %80’lik grubunu oluşturuyor ve genellikle birkaç gün süren hafif ateş, boğaz ağrısı, öksürük ve kırgınlık gibi şikayetler ile hastalığı atlatıyorlar. Hastalığın büyük çoğunluğunu oluşturan bu grup hastalarda kas ağrıları, bulantı ve ishal gibi mide barsak sistemi ile ilgili yakınmalar ve koku almada bozulma gibi şikayetler de görülebiliyor.

Tüm hastaların %15-20’lik bölümünde ise hastalık ağır seyrediyor. Hastalığın ağırlaşması genellikle hastalık başlangıcından 1 hafta sonra gerçekleşiyor. Hastalığın ağırlaşmasının temel nedeni ağır zatürre ve ARDS (akut solunumsal distres sendromu) diye adlandırdığımız tablonun gelişmesi ile oluyor. Hastalık ve ona karşı oluşan reaksiyon nedeniyle akciğerlerdeki oksijenin kana karışmasını sağlayan hava boşlukları (alveoller) tamamen değişik iltihabi hücreler ile doluyor. Bu dönemde akciğerler tüm hücrelerimiz ve organlarımız için gerekli olan oksijeni sağlamakta güçlük çekiyor ve hastalar oksijensizlik bulguları olan nefes darlığı yakınması karşı karşıya kalıyorlar.

Neden bazı hastalarda Covid-19 asemptomatik veya hafif bir üst solunum yolu belirtileri ile geçiyorken, diğer daha az bir kısmında ise ağır ve hatta ölümcül seyrediyor sorusunun yanıtı bilim insanları tarafından tam olarak bilinmiyor. Virüsün hastalık yapabilme gücü, hasta tarafından alınan virüs yükü, kişinin bağışık yanıtı ve hastalığı kapan kişinin özellikle akciğer ve kalp organlarının rezervlerinin de çok önemli olduğu konularının üzerinde duruluyor.

Ağır ve ölümcül hastalık sigara içme, yaşılık (>65 yaş), kardiyovasküler hastalık, kronik akciğer hastalığı, hipertansiyon, diabet, kanser ve obezite gibi risk faktörlerinin bulunanlarda daha fazla oranda geliştiği bilinmekle birlikte bu risk faktörlerinin bulunmadığı kişilerde ağır hastalık gelişmeyeceği anlamı taşımıyor.

Otopsi Çalışmaları ve Tedavi 

Yapılan otopsi çalışmalarında özellikle akciğerlerde virüsün oluşturduğu iltihabi reaksiyon dışında damarlarda iltihap (vaskülit) ve damarlarda pıhtılaşma (tromboz) da tespit edilmiştir. Bugün için virüsü öldürecek/yok edecek etkili bir tedavi yoktur. Hastane ve yoğun bakıma yatan hastalarda genel olarak temel tedavi prensibi solunum yetmezliğini kompanse etmek etmek için kullanılan oksijen destek sistemleri, hastalığın komplikasyonlarını tedavi etmek için kullanılan pıhtılaşmayı tedavi edici heparin ve türevleri ve oluşan aşırı bağışık yanıtı (sitokin fırtınası) engellemek için kullanılan kortikosteroidler ve immünmodulatör ilaçlardan oluşmaktadır.

Pandeminin hızını sürdürdüğü , etkili bir ilacın bulunmadığı ve aşı çalışmalarının devam ettiği günümüzde hastalıktan korunma önlemleri birinci önceliğimiz olmalıdır. Etkili bir aşı bulunana kadar hastalığın yayılımını önlemek için maske kullanımı, sosyal mesafeye dikkat edilmesi ve temaslıların taranması öncelikler olmalıdır.

Küresel bir salgının içinde olduğumuz şu günlerde COVID-19 hastalığından ölümlerin önemli bir nedeni de akciğerlerde meydana gelen pıhtılaşma olduğu yapılan otopsi çalışmalarında ortaya konmuştur. 13 ekim dünya tromboz (pıhtılaşma) günü de olması nedeniyle akciğerlerde meydana gelen pıhtılaşma (akciğer embolis) konusunda biraz daha bilgi vermek istiyoruz.

Akciğer embolisi nedir?

Akciğer embolisi bir akciğer atardamarının ani tıkanmasıdır. Bu tıkanma genellikle bacaktaki bir toplardamardan akciğere gelen bir kan pıhtısı nedeniyle gelişir. Vücudun bir bölümünde oluşan ve kan dolaşımı ile vücudun başka bir bölümüne taşınan kan pıhtısına emboli adı verilir.

COVID-19 ve yine bizim ülkemiz için oldukça önemli bir hastalık olan Behçet Hastalığında akciğer damarlarının iltihaplanmasına bağlı olarak akciğer damarlarının içinde de kendiliğinden pıhtılaşma meydana gelebilir.

Akciğer Embolisi Belirtileri Nelerdir?

Hastalığın en sık belirtileri ani başlangıçlı nefes darlığı, batıcı göğüs ağrısı, çarpıntı, kan tükürme ve bazen de bacaklarda şişlikle birlikte ağrı olmasıdır Akciğer atardamarındaki tıkanıklığın fazla olması ve akciğer dolaşımını büyük ölçüde aksattığı olgularda birden tansiyon düşer ve hasta şok durumuna girebilir. Ancak bu durum sık değildir.

Akciğer Embolisi İçin Risk Faktörleri Nelerdir?

Akciğer embolisi için bazı durumlarda risk artar: uzun süre yatak istirahati, 4 saati aşan seyahat, son bir-iki ayda ameliyat geçirmek, travma, gebelik, şişmanlık, doğum kontrol hapı ya da hormon tedavisi kullanımı, kan pıhtılaşmasına neden olan genetik hastalıklar, kanser varlığı, kalp yetmezliği gibi durumlarda akciğer embolisi için risk artar. Kısaca hareketsiz kalmak bu hastalığın oluşması için en önemli riski oluşturur.

Bu hastalıkta akciğerin etkilenen bölümünde akciğer dokusunda kan akımı olmamasından dolayı hasar oluşur, kandaki oksijen düzeyi düşer, Vücudun yeterli oksijen alamayan diğer organlarında da hasar oluşabilir. Kalbin akciğere kan pompalayamamasına bağlı ritim bozukluğu ve kalpte yetersizlik meydana gelir. Akciğer damarlarında tansiyon artışı meydana gelir. Bu hastalığın ciddiyeti tıkanan damarların çokluğuna ve büyüklüğüne bağlıdır. Göğüs hastalıkları uzmanı tarafından erken tanı konulamazsa ani ölümler meydana gelebilir. Ama olguların büyük çoğunluğunda tedavi edilebilen daha küçük tıkanmalar söz konusudur.

Akciğer Embolisi Tanısı Nasıl Konur?

Tanı koymada en önemli aşama hastanın iyi bir hikayesi alınıp fizik muayenesinin yapılarak hastalıktan şüphe edilmesidir. Daha sonraki aşamada bacak ultrasonu, kanda D-dimer testi, bilgisayarlı akciğer tomografisi, akciğer ventiasyon-perfüzyon taraması, akciğer anjioyografisi gibi testler kullanılır. Hangi testlerin hangi sıra ile yapılacağına hastanın durumu, risk faktöri, testlere hızlı ulaşılabilirlik ve hastanın daha önceden var olan hastalıkları göz önünde tutularak Göğüs hastalıkları uzmanı tarafından karar verilir.

Akciğer Embolisi Nasıl Tedavi Edilir?

Tedavide kanın pıhtılaşma yeteneğini azaltan kan sulandırıcı (antikoagülan) ilaçlar kullanılır. Bu ilaçlar, pıhtının büyümesini durdurmak ve pıhtı oluşumunu önlemek için kullanılır. Kan sulandırıcılar hap , derialtı ya da enjeksiyon (damardan) yoluyla verilebilir. Tedavi genellikle minimum 3-6 ay sürer. Önceden kan pıhtısı durumu olan olgularda tedavi daha uzun planlanır. Kanser gibi başka bir hastalık için tedavi alan olgularda pulmoner emboli risk faktörü sürdüğü sürece kan sulandırıcı kullanımına devam edilir. Tedavi bazen özellikle de pıhtı oluşumuna genetik yatkınlığı olan kişilerde ömür boyu sürdürülebilir.

Pulmoner emboli yaşamı tehdit ettiğinde pıhtıları çıkaracak ya da parçalayacak hastanede uygulanan tedaviler kullanılır. Trombolitik adı verilen ilaçlar kan pıhtısını hızla çözebilen ilaçlardır. Şiddetli şikayetlere neden olan büyük kan pıhtılarını tedavi etmek için kullanılırlar. Bazı olgularda da kan pıhtısına ulaşmak için katater adı verilen tüp kullanılır. Nadiren de ameliyat gerekebilir.

Akciğer Embolisi Nasıl Önlenir?

Akciğer embolisi hastanede yatan hastalardaki ölüm nedenlerinin başında gelir. Bu nedenle tıbbi veya cerrahi nedenlerle hastaneye yatan ve belli riskleri taşıyan hastalarda, emboli oluşmadan, mekanik (basınçlı elastik çoraplar, aralıklı pnömotik kompresyon aygıtı) ya da farmakolojik yöntemlerle koruyucu tedavi (tromboprofilaksi) yapılmalıdır.

Tabi ki obezite en önemli akciğer embolisi nedenleri arasında yer almaktadır. Obezite varlığında sağlık beslenme ve ideal kiloya düşülmesi akciğere embolisinden korunmada en önemli yöntemler arasında yer alır.

Uzun yolculuklardan kaçınmak, kaçınılamıyorsa kısa molalar vermek ve hareket etmek korunmak için önemlidir. Uzun uçak yolculuklarında ise bacakları hareket ettirecek egzersizler ve koridor bölümünde bellik aralıklarla yürüyüş yapmak da önemlidir.

TÜRK TORAKS DERNEĞİ MESLEKİ AKCİĞER HASTALIKLARI ÇALIŞMA GRUBU ÜYESİ

PROF. DR. METİN AKGÜN 

Covid19 Pandemisi Gölgesinde Meslek Hastalıkları ne durumda?

1919 yılında kurulmuş olan ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü)’nun temel amacı çalışma yaşamlarında “birincil korunma” olarak tanımlanan çalışma koşullarının güvenlikli ve sağlığa uygun olarak düzenlenmesini tüm ülkeler nezdinde sağlamaktı. ILO 1930’a kadar bu konuda çalıştı ancak gördü ki işin sağlık gözetimi boyutu eksik.  Çünkü o yıllarda henüz Dünya Sağlık Örgütü(DSÖ) kurulmamıştı.  Bu nedenle 1930’dan itibaren akciğerin toz hastalıkları (pnömokonyozlar) için bir sağlık gözetimi sistemi oluşturarak sağlık boyutunu da üstüne aldı. ILO’ya göre “bir ülkede iş kazası nedeni ile ölenlerin en az 6 katı kadar çalışan meslek hastalığı veya işe bağlı hastalıklardan ölmekte”… Bununla birlikte ülkemizde meslek hastalığı veya işe bağlı ölümlerin kayıtlarında halen aksaklıklar olmakta, kayıtla eksik tutulmaktadır.

Dönemimizin bir sorunu olarak yaşanan Covid19 pandemisi ise tüm sağlık çalışanları için meslek hastalığı/işe bağlı hastalık potansiyeli olarak karşımıza çıkmaktadır. DSÖ tarafından henüz coronavirüs salgınının başlangıcında sağlık çalışanlarının iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için genel ilke ve yükümlülüklerin belirtildiği bir rehber yayınlanmıştır. Sağlık kuruluşlarının işveren ve yöneticileri tarafından, sağlık kuruluşundaki bir maruziyet sonrası COVİD-19 enfeksiyonu geçiren bir sağlık çalışanının zararının tazmini, rehabilitasyonu ve tedavisinin sağlanması sağlık çalışanının haklarındandır. Böyle bir durum mesleki maruz kalma sayılır ve sonucundaki hastalık da meslek hastalığı olarak değerlendirilir.” Bu bağlamda Covid19 bir meslek hastalığıdır.

COVİD-19 yeni bir hastalık olduğu için henüz Uluslararası Çalışma Örgütü’nün Meslek Hastalıkları Listesi’nde isim olarak yer almamakla birlikte; ILO Meslek Hastalıkları Listesinin Madde 1.3.9 kapsamına girmektedir: “Doğrudan bağlantısı bilimsel olarak gösterilmiş veya ulusal düzenlemeler ve uygulamalara uygun yöntemlerle belirlenmiş, iş etkinliklerinden kaynaklanan bu biyolojik ajanlara maruz kalma ile çalışanın hastalığı arasında bağ kurulan, işyerindeki yukarıda sözü edilmeyen diğer biyolojik ajanlara bağlı hastalıklar”

Diğer ülkelere bakıldığında İtalya, Almanya, Belçika, Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Güney Afrika ve Malezya tarafından Covid19 ön planda sağlık çalışanları olmak üzere riskli gruplar için meslek hastalığı olarak kabul edilmiş iken ülkemizde halen resmi olarak Covid19 meslek hastalığı olarak kabul edilmemiştir. Farklı kamu kurum yazışmalarında Covid19 için iş kazası mı yoksa meslek hastalığı mı sayılabileceği konusunda görüşler öne sürülmekle birlikte ülkemizde bu konu ile ilişkili kurum olan Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından sağlık çalışanlarını, yakınlarını, çalıştıkları kurumları aydınlatacak bir açıklama yapılmamıştır.

Dünya Sağlık Örgütünün belirttiği üzere; sağlık hizmeti nedeniyle COVİD-19 enfeksiyonu geçiren bir sağlık çalışanının zararının tazmini, rehabilitasyonu ve tedavisinin sağlanması sağlık çalışanının haklarındandır. 6331 sayılı Kanununda tanımlandığı üzere bu halde sağlık çalışanlarının Covid19 hastalığı “mesleki risklere maruziyet sonucu ortaya çıkan hastalıktır”. SGK tarafından ivedilikle Covid19’un sağlık çalışanları ve riskli gruplar için meslek hastalığı veya iş kazası olarak tanımlanıp tanımlanmayacağı ve bunun için yürütülmesi gereken prosedürün belirlenmesi konusunda karar almasına ihtiyaç vardır. Covid19 pandemisi ile mücadele sırasında ölen veya hastalanarak mağduriyet yaşayan sağlık çalışanları ve riskli grupların mağduriyetlerinin giderilmesi ve zararlarının tazmin edilmesi gerekmektedir.

Pandemi boyunca sağlık hizmetinde kendi yaşamlarını riske atarak hastalara şifa vermeye gayret eden sağlık çalışanlarının ve pandemi süresince pandemi kontrolü için etkin rol oynayan riskli grupların bu özverili tutumlarının toplumsal değeri vurgulanmalıdır.

Kuruluş amacı akciğer sağlığını ulusal ve küresel boyutta korumak olan Türk Toraks Derneği olarak pandemi süresince ölen sağlık çalışanlarımız ve onların yakınları ile birlikte Covid19 hastalığına yakalanarak sağlık ve özlük hakları kaybı yaşayan sağlık çalışanlarımızın yanındayız. Covid19’un ülkemizde de meslek hastalığı olarak tanınması gerektiği ve bu konuda ivedilikle gerekli kararların alınması gerektiğini tüm kamuoyuna saygıyla bildiririz.

Covid19 nedeniyle kaybettiğimiz meslektaşlarımızın anısına saygıyla… 

TÜRK TORAKS DERNEĞİ KOAH ÇALIŞMA GRUBU SEKRETERİ

DOÇ. DR. AYLİN ALPAYDIN 

KOAH (KRONİK OBSTRÜKTİF AKCİĞER HASTALIĞI) NEDİR? 

KOAH [Kronik (Müzmin) Obstrüktif (Tıkayıcı) Akciğer Hastalığı] akciğerdeki hava yollarının mikrobik olmayan iltihaplanması ile ortaya çıkan; bronş ve/veya hava keseciklerinin harabiyetine neden olan yaygın, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir akciğer hastalığıdır.

BU HASTALIK NE SIKLIKTA GÖRÜLÜR?

KOAH tüm Dünya’da önemli bir halk sağlığı sorunu olmasına karşın, yeterince bilinmemektedir.  KOAH’ın görülme sıklığı dünyada 40 yaş üstü yetişkinlerde %8.4–15.0, Türkiye’de ise %5.3-19.1 arasındadır. Yani Türkiye’de 40 yaş üzerinde her 5 kişiden birinde KOAH olduğu tahmin edilmektedir.

KOAH yalnızca hastayı değil bu hastalara bakım verenleri de etkilediğinden, toplumun birçok kesimini ilgilendiren bir halk sağlığı sorunu olduğu yadsınamaz.

KOAH TEHLİKELİ BİR HASTALIK MIDIR? 

KOAH, dünyada ölüm nedenleri arasında dördüncü sırada yer almaktadır. Nüfusun yaşlanması ve KOAH risk faktörlerine maruziyetin artarak sürmesi nedeniyle hastalık yükü ve hastalık nedeniyle ölüm giderek artmaktadır. Türkiye’de solunum sistemi hastalıkları ölüm nedenleri arasında üçüncü sıklıktadır ve bu ölümlerin %60 kadarı KOAH nedeniyle ortaya çıkmaktadır.

KOAH NASIL ORTAYA ÇIKAR? KİMLER RİSK ALTINDADIR? 

KOAH gelişimi için tüm dünyada en yaygın görülen risk faktörü tütün ürünlerine (sigara, nargile, puro, ısıtılmış tütün ürünleri) maruziyettir.

Çevresel tütün dumanı da KOAH gelişimine katkıda bulunmaktadır.

KOAH gelişiminde etkili olduğu gösterilen diğer risk faktörleri:

         Genetik (Sınırlı ölçüde)

         Akciğer gelişiminde yetersizlik ile ilişkili hasta faktörleri (düşük doğum ağırlığı, çocuklukta sık geçirilen solunum yolu infeksiyonları)

         Sağlıkta eşitsizlik

         Biyomas (odun, tezek, benzeri yakıt)  kullanımına ikincil iç ortam hava kirliliği

         Tozlu, dumanlı işyerlerinde çalışma

         Son yıllarda önemi giderek vurgulanmaya başlayan “fiziksel aktivitede azalma” 

KOAH’LI BİR HASTANIN ŞİKAYETLERİ NELERDİR? 

KOAH’da en sık görülen yakınmalar nefes darlığı, öksürük ve balgam çıkarmadır. Sigara içen kişiler öksürük ve balgamı kanıksarlar ve bu nedenle doktora başvurmazlar.

KOAH TANISI NASIL KONULUR? 

KOAH’ın tanısı, basit ve ağrısız bir test olan “nefes ölçüm testi” ile kolayca konabilmektedir.

KOAH’IN TEDAVİSİ MÜMKÜN MÜDÜR? 

KOAH önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. KOAH tanısı konulan kişilerin bu hastalığa neden olan ve hastalığın kötüleşmesine ve ilerlemesine yol açan sigara kullanımını bırakmaları, zararlı toz, gaz dumanından, hava kirliliğinden uzak durmaları gereklidir.

KOAH tedavisinde nefes açıcı özellikte “inhaler” olarak adlandırılan solunum yolu ile uygulanan ilaçlar ile hava yollarındaki daralmanın ve mikrobik olmayan iltihaplanmanın önüne geçilmesi amaçlanmaktadır. Bu sayede nefes darlığının ve alevlenme riskinin azaltılması hedeflenmektedir. Solunum yetmezliği olan KOAH’lı hastalarda evde oksijen tedavisi ve/veya evde solunum cihazı tedavisi gibi tedavilere ihtiyaç olabilmektedir.

Hastalığın kötüleşmesi ve seyrini etkileyen, hatta ölümlere neden olan ataklardan ve zatürreden korunmak için grip ve zatürre aşılarının yaptırılması ve nefes yoluyla alınan ilaç tedavilerinin düzgün uygulanması gerekir. Bu tedavilerin yanı sıra fiziksel aktivitenin ve gerekirse akciğer rehabilitasyonu uygulanması hastaların günlük yaşamlarının daha kaliteli hale gelmesini sağlar.

Son yıllarda KOAH hastalığının özgün bir alt grubunda, tüm tıbbi tedavilere rağmen yakınmaların fazla olduğu hastalarda, ayrıntılı incelemeler yapıldıktan sonra bronkoskopi ile yapılan sarmal tel veya valf yerleştirme veya termal uygulama tedavileri, akciğerlerde ortaya çıkan aşırı derecede havalanmanın (hacim artışının) azaltılması için önerilen girişimsel işlemlerdir. Ancak, daha önce de belirtildiği gibi bu tedaviler her KOAH hastası için uygun değildir. Tedavinin gerekliliği değerlendirilmeli ve yarar görecek hastaların belirlenmesi için ayrıntılı incelemeler yapılmalıdır. Bu tedavilerdeki en önemli husus hastalığı değil etkilerini geçici bir süre giderebilecek tedaviler olmalarıdır, yani hastalığın ortadan kaldırmazlar. 

Son zamanlarda ‘KOAH’da bronkoskopik balon tedavisi’ hakkında haberlere basın yayın kuruluşlarında sık yer verildiği görülmektedir. KOAH hastalığının uluslararası kabul gören tanı ve tedavi rehberlerinde yer almayan, yayınlaşmış iki çalışmayla etkili olduğu ifade edilen balon tedavisinin kamuoyuna hastalığın tedavisi bulundu şeklinde yansıtılması, hastaların yanlış yönlendirilmesine ve hasta mağduriyetlerine sebep olmaktadır. Bu nedenle, KOAH tedavisinde etkinliği ve güvenilirliği birçok çalışmayla gösterilmiş bilimsel kanıtlar ışığında, uluslararası rehberlerde kabul edilen ve önerilen tedavi yaklaşımlarının hastalarımıza uygulanmasının hayati önemde olduğunu belirtmek isteriz.

Tüm bu bilgilerden anlaşılacağı üzere KOAH’lı hastaların tedavilerinin gereğince planlamasında, bilgi ve kanıta dayalı olarak ayrıntılı bir değerlendirme gerekmektedir. Bunun için yeterince zaman şart olup, yine bu yıl kongrede sunulacak bir çalışmada KOAH’lı hasta değerlendirmesinde en önemli sorunlardan birinin yetersiz hasta bakım süresi olması çarpıcıdır. 

SON OLARAK, 

  1. Mart.2020’ de Türkiye’de ilk vakanın bildirilmesi ile beraber ülkemiz de Koronavirus Hastalığı-2019 (COVID-19) pandemisi sürecine girmiştir. Bu süreçten hayatın tüm alanları gibi kronik hastalar ve onlara bakım veren sağlık merkezleri de etkilenmiştir. KOAH hastalarında COVID-19 daha sık görülmemekle beraber, KOAH hastaları COVID-19’u daha ağır geçirme riskine sahiptirler. KOAH hastaları da toplumun tüm bireyleri gibi COVID-19’a karşı standart önlemeler almalıdır.

KOAH atak ile ilişkili yakınmaları COVID-19 enfeksiyonunda da görülebilir. Bu nedenle, risk faktörleri varlığında ayırıcı tanı mutlaka yapılmalıdır. Kortizon tedavisinin alevlenmelerde kullanımı COVID-19 varlığında bile önerilmektedir.

KOAH hastalarında temel hedef hastalığı mevcut idame tedavisinde değişiklik yapmadan (pandemi öncesinde kullanılan KOAH ilaçlarına yanı şekilde devam ederek) stabil halde tutabilmektir. Oksijen ve ev noninvaziv ventilatör tedavilerine yine yanı şekilde devam edilmelidir.

Yapılan çalışmalarda, pandemi nedeniyle yüz yüze klinik ziyaretlerin azaldığı tespit edilmiş, aynı şekilde pulmoner rehabilitasyon programları kesintiye uğradığı gözlenmiştir. KOAH hastaları alevlenme dönemlerini evde geçirmeyi tercih etmişlerdir. Bu süreçler için telesağlık ”UZAKTAN ya da ONLİNE” sağlık uygulamaları geliştirilmeye çalışılmaktadır.

SONUÇTA,

KOAH önemli bir toplum sağlığı problemidir. Tüm kronik hastalıklarda olduğu gibi KOAH hastaları da pandemi sürecinden etkilenmiştir. Ancak, KOAH hastalarının bakımı tüm Dünya’da uzaktan süreçlerle desteklenerek devam ettirilmektedir. 

TÜRK TORAKS DERNEĞİ UYKU BOZUKLUKLARI ÇALIŞMA GRUBU BAŞKANI

PROF. DR. SELMA FIRAT 

Hayatımızın yaklaşık üçte birini geçirdiğimiz uyku; vücudumuzun fiziksel ve ruhsal olarak dinlendiği, yenilendiği, onarıldığı, yeni bir güne hazırlandığı dönem olup sağlıklı yaşam için vazgeçilmez bir durumdur. Uykunun bozulması, pek çok önemli soruna yol açmaktadır. Uyku sırasında ortaya çıkan ya da uykuda artan, uyku kalitesini bozan, uyku sırasında dinlenmeyi, uykuya dalmayı ya da uykuyu sürdürmeyi güçleştirebilen durumlar olarak tanımlanan uyku bozuklukları başlığı altında seksenden fazla hastalık yer almaktadır. Uykusuzluk (insomni), aşırı uyku hali (hipersomni), uykuda nefes kesilmesi (uyku apnesi), huzursuz bacak sendromu, diş gıcırdatma (bruksizm), uykuda konuşma, uyurgezerlik (somnambulizm) bunlardan bazılarıdır.

Uykuda solunum bozuklukları içinde en sık görülen hastalık Obstrüktif Uyku Apnesidir. Halk arasında bilinen adı ile uyku apne sendromu, uyku sırasında tekrarlayan üst solunum yolu tıkanmaları ve buna eşlik eden kan oksijen değerinde azalma ile karakterize bir sendromdur. Genellikle orta yaşlı ve kilolu erkeklerin hastalığıdır. Her yaşta görülebilirse de, en sık 40-65 yaşları arasında karşımıza çıkar ve 65 yaşından sonra görülme oranı aynı kalır. Erkeklerde 2-3 kat fazla görülür, kadınlarda ise menopozdan sonra artar.

Uyku apne sendromlu hastaların hemen tümünde üst hava yollarındaki daralmanın bir göstergesi olan “horlama” yakınması vardır.  Horlama genellikle sürekli ve şiddetli olup bazen komşuları bile rahatsız edebilecek boyutlardadır. Horlama yanında hastanın yakınları tarafından nefes durması olarak tarif edilen “tanıklı apne” diğer bir önemli yakınmadır. Uykusu, gece boyunca bazen yüzlerce kez tekrarlayan apnelerle bölünen hastaların uyku kaliteleri bozulur ve dinlendirici olmayan bu uyku sonucunda yorgun uyanma ve “gündüz aşırı uyku hali” gözlenir. Uyuklama  sebebiyle iş ve özel yaşamlarında sorunlar yaşayan uyku apneli hastalarda trafik ve iş kazaları riski 2-3 kat artmıştır. Ayrıca uyku apne sendromu olan hastalarda gece göğüs ağrısı ve çarpıntı, sık idrar yapma, sabah baş ağrısı, yaptığı işe kendini verememe, unutkanlık, sinirlilik, depresyon, geceleri özellikle baş ve boyun bölgesinde terleme, sabahları ağız kuruluğu, reflü, cinsel isteksizlik ve iktidarsızlık gibi birçok başka yakınmalar da görülebilir. Sonuç olarak, hastanın yaşam kalitesi çok bozulmuştur. Ayrıca uyku apnesi, ölümle sonuçlanabilecek kalp ve damar hastalıklarına da yol açabilir. Bu nedenle erken teşhis ve tedavi çok önemlidir.

Uyku apne sendromunun tanı koydurucu bir bulgusu yoktur. Başka bir deyişle, muayene bulguları veya kan ve idrar tahlilleri ile tanı koymak olası değildir. Uyku apnesinden şüphelenilen kişilerin bir uyku merkezine başvurması ve kesin tanı için mutlaka “Polisomnografi” olarak isimlendirilen uyku testinin yapılması gereklidir. Bu testte, hasta bir gece Uyku Laboratuvarında uyur, uyku boyunca beyin aktivitesi, karın, göğüs kafesi, göz, çene ve bacak hareketleri; kalp ritmi, horlaması, yatış pozisyonu yanında, ağız ve burundan hava akımı, kan oksijen düzeyi gibi pek çok parametreyi kaydetmek için hastaya çeşitli elektrotlar bağlanır ve video kaydı alınır. Tüm veriler bilgisayara aktarılarak kaydedilir. Daha sonra hastanın doktoru tüm gece boyunca alınan kayıtları inceler. Uykuda nefes durması-azalması, horlama ve oksijen düşmesi olup olmadığını belirler. Saatte kaç kez nefes durması ve azalması olduğuna göre uyku apne sendromu sınıflaması yapılır ve buna göre de hastanın tedavisi düzenlenir. Obez hastaların zayıflaması, alkol, sigara ve hastalığı ağırlaştırması olası ilaçların kullanımının engellenmesi, özellikle sırtüstü yatış pozisyonunda nefes kesilmesi artan olgularda sırtüstü yatmanın engellenmesi için pijama veya iç çamaşırının sırtına bir cep dikilerek içine tenis topu veya sert sünger konularak sırt üstü döndüğünde rahatsız olarak yan dönmesi sağlanabilir. Hafif dereceli olgularda Diş Hekimleri tarafından yapılan ağız içi araçlar kullanılabilir. Bazı olgularda düzeltici burun ya da boğaz operasyonları gerekebilir ancak hastalığın tedavisinde en etkin yöntem CPAP (sürekli pozitif havayolu basıncı) tedavisidir. Ağır, orta ve eşlik eden hastalığı veya belirgin yakınmaları olan hafif uyku apne hastalarına mutlaka CPAP tedavisi verilmelidir. CPAP cihazı, burun veya ağız ve burnu birlikte içine alan maskeler yardımıyla sürekli pozitif basınçlı hava vererek uyku sırasında üst solunum yollarının kapanmasını engeller.

Türk Toraks Derneği olarak, solunum hastalıklarında etkin koruma ve tedaviyi sağlamayı ve ulusal akciğer sağlığını geliştirmeyi hedeflerken solunumun sadece uyanıklıkta değil, uyku sırasında da sağlıklı olmasını amaçlamaktayız. 23. Yıllık Kongremizde en sık görülen uykuda solunum bozukluğu olan Obstrüktif Uyku Apne Sendromu’nun tanı, tedavi ve takibindeki tartışmalı konularda bilgilerimizi güncelleme olanağımızı bulacağız.    

TÜRK TORAKS DERNEĞİ DIŞ İLİŞKİLER SORUMLUSU

PROF. DR. NURDAN KÖKTÜRK 

TURCOVID 19 ARAŞTIRMASI            

TURCOVID 19 araştırması Mart-temmuz 2020 tarihleri arasındaki 1500 COVID-19 hastasının verilerinin bir ortak veri tabanına kaydedilip havuzlanması ile oluşturulan bir gözlemsel kayıt çalışmadır. Çalışma olguların verilerinin geriye dönük kaydedilmesi ile oluşturulmuştur. Buna göre 1500 COVID-19 hastasının %69.7’sinde mikrobiyolojik yöntemlerle kesin  tanı konurken geri kalan %30’unda tanı klinik radyolojik bulgularla konmuştur. Bu olgularda PCR negatif bulunmuştur. Akciğer grafisi sadece %35 hastada anormalken 1495 hastaya akciğer tomografisi çekilmiş ve hastaların % 83’ünde COVID-19 ile uyumlu tomografi bulguları saptanmıştır. Olguların %17’si sağlık çalışanıdır. Bu veri setinde 1 sağlık çalışanı kaybedilmiştir.

Olgularda ölüm riskini artıran faktörler istatistiksel olarak araştırılmıştır. Ayrıntılı analizler daha sonra yapılacaktır.

  • aylık süreçte hastane başvurusu olan 1500 hastanın 67’i kaybedilmiştir (%4.5). Olguların %57’si erkek %43’ü kadındır. Ortalama yaş yaşayanlarda 50, ölenlerde 71 dir. 65 yaş üzeri olmak ölüm riskini 6.71 kat artırır. Olguların %76’si pnomoni % 14’ü ağır pnomonidir. Ağır pnomoni ölüm riskini 16 kat artırırken, çoklu organ yetmezliği ve septik şok 83-94 kat artırır.

Aktif sigara içimi ölüm riskini 3.77 kat artırır. Nefes darlığının varlığı ölümü 6.53 kat artırır. Ateş varlığı veya yokluğu yaşayanlar ve kaybedilenler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yaratmamıştır.  Ancak vücut sıcaklığı kaybedilenlerde istatistiksel olarak anlamlı yüksektir (36.8 vs 37.2 C). Kaydedilen en yüksek ateş 38.2’dir. Vücut sıcaklığındaki her 1 C lik artış ölüm olasılığını 1.5 kat artırır. Fizik muayenede bilinç bozukluğu olması mortaliteyi 12.74 kat artırır.

Ek hastalıklardan kalp yetmezliği ölüm riskini (5) kat, KOAH (5), aterosklerotik kalp hastalığı (4), hipertansiyon (3), Immunsupresif durumlar (6) böbrek yetmezliği (4), kanser tanısı (10) kat artırmaktadır.

Sürekli kullanılan ilaçlardan kardiyak ilaçlar ve insülin kaybedilen grupta daha sık kullanılmıştır. Diyabet ek hastalık kategorisinde ilişkili çıkmadığı halde insülin kullanımının ilişkili çıkması muhtemelen sadece insülin gerektiren diyabetin mortalitede etkili olabileceğini düşündürmektedir. Favipiravir kaybedilen grupta daha fazla kullanılmıştır. Ancak bu durum hastalık ağırlığı ile ilişkili gibi görünmektedir.

Hidroksiklorokin ve Azitromisin mortalite ile ilişkili görünmemektedir. En sık görülen yan etki karaciğer toksitesidir (%6).

BASIN TOPLANTISI KONUŞMACILAR 

KONGRE GENEL BİLGİ VE DEĞERLENDİRME

PROF. DR. HASAN BAYRAM (Türk Toraks Derneği Başkanı)

PROF. DR. GAYE ULUBAY (23. Yıllık Kongre Başkanı) 

COVID 19 VE MESLEK HASTALIKLARI, SAĞLIK ÇALIŞANLARININ SORUNLARI

PROF. DR. METİN AKGÜN (Türk Toraks Derneği Bilimsel Komite Başkanı)

SOLUNUM SİSTEMİ ENFEKSİYONLARI

PROF. DR. FÜSUN ÖNER EYÜBOĞLU (Türk Toraks Derneği Solunum Sistemi Enfeksiyonları Çalışma Grubu Üyesi)

PROF. DR. ABDULLAH SAYINER (Türk Toraks Derneği Solunum Sistemi Enfeksiyonları Çalışma Grubu Üyesi)

TÜTÜN KONTROLÜ

PROF. DR. ELİF DAĞLI (Türk Toraks Derneği Çevre Sorunları ve Akciğer Sağlığı Çalışma Grubu Üyesi) 

HAVA KİRLİLİĞİ

  1. ÖĞR. ÜYESİ NİLÜFER AYKAÇ (Türk Toraks Derneği Çevre Sorunları Ve Akciğer Sağlığı Çalışma Grubu Başkanı

TURCOVID 19 ARAŞTIRMASI      

PROF. DR. NURDAN KÖKTÜRK (Türk Toraks Derneği Dış İlişkiler Sorumlusu)

SORU – CEVAP bölümü

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre Covid-19 ölümlerinin şubat ayına kadar yaklaşık yüzde 80 artacağı öngörülüyor. Bunu aşağıya çekmenin yolları nelerdir? Türkiye’de de vaka sayıları artarken, ikinci dalga krizini kışın yaşayacağımızı söyleyebilir miyiz?

PROF. DR. ABDULLAH SAYINER (Türk Toraks Derneği Solunum Sistemi Enfeksiyonları Çalışma Grubu Üyesi)

  COVİD-19, çocuklardan erişkinlere bulaşırsa mı daha ağır yaşanmakta? Yoksa erişkinden erişkine bulaştığında mı daha ağır yaşanmakta?

DOÇ. DR. YASEMİN GÖKDEMİR (Türk Toraks Derneği Çocuk Göğüs Hastalıkları Çalışma Grubu Sekreteri)

PROF. DR. ABDULLAH SAYINER (Türk Toraks Derneği Solunum Sistemi Enfeksiyonları Çalışma Grubu Üyesi) 

  Dünya basınında Covid-19 a ikinci defa yakalanan hastaların haberleri çıktı. Covid-19’a ikinci defa yakalanmak mümkün mü? Bu durumda aşının etkinliği nasıl olacak?

PROF. DR. FÜSUN ÖNER EYÜBOĞLU (Türk Toraks Derneği Solunum Sistemi Enfeksiyonları Çalışma Grubu Üyesi)

PROF. DR. ABDULLAH SAYINER (Türk Toraks Derneği Solunum Sistemi Enfeksiyonları Çalışma Grubu Üyesi)

PROF. DR. NURDAN KÖKTÜRK (Türk Toraks Derneği Dış İlişkiler Sorumlusu) 

  Covid-19 eşliğinde kronik hasta yönetimi nasıl devam ediyor?, Astım ve KOAH tedavisi değişti mi?

KOAH DOÇ. DR. AYLİN ALPAYDIN (Türk Toraks Derneği Koah Çalışma Grubu Sekreteri)

ASTIM: PROF.DR. BERNA DURSUN (Türk Toraks Derneği Genel Sekreteri)

KANSER: PROF.DR. PINAR ÇELİK (Türk Toraks Derneği Torasik Onkoloji Çalışma Grubu Başkanı)

PULMONER REHABİLİTASYON: DOÇ. DR. DİCLE KAYMAZ (Türk Toraks Derneği Pulmoner Rehabilitasyon ve Kronik Bakım Çalışma Grubu Başkanı)

   Son zamanlarda ciddi yangınlar yaşandı. En son Hatay’da çıkan yangın yerleşim yerlerine çok yakındı. Yaşanan bu yangınlar sonrası bölgede özellikle astım ve KOAH hastalarına yönelik özel bir çalışma gerçekleştiriliyor mu? Gerçekleştirilmiyorsa özel bir çalışma olması gerektiğini düşünüyor musunuz?

PROF. DR. HASAN BAYRAM (Türk Toraks Derneği Başkanı) 

  İkinci bağışıklık taraması 15 Ekim’de başladı. Yapılan bu taramanın sonucu önceki taramaya göre çok farklılık gösterir mi? Toplum bağışıklığı yükselmiş olabilir mi? -Kovid-19 ve grip birbirinden nasıl ayırt edilebilir? Ayırt edilmesi için mutlaka PCR testi gerekir mi?

PROF. DR. NURDAN KÖKTÜRK (Türk Toraks Derneği Dış İlişkiler Sorumlusu)

PROF. DR. FÜSUN ÖNER EYÜBOĞLU (Türk Toraks Derneği Solunum Sistemi Enfeksiyonları Çalışma Grubu Üyesi)

  Göç eden bir dünyada tüberküloz açısından bakıldığında Türkiye mültecilerden sonra nerede? Tüberküloz Kontrol Çalışması’nın uzun dönem sonuçları hakkında bilgi verir misiniz?

DOÇ. DR. OSMAN ELBEK (Türk Toraks Derneği Sağlık Politikaları Çalışma Grubu Başkanı) 

  Pulmoner embolinin önlenmesi ve yönetimi, pulmoner rehabilitasyon hakkında bilgi verir misiniz? Makine öğrenmesi kullanılarak pulmoner emboli tanısı için karar destek algoritması hakkında bilgi rica ediyorum.

PROF. DR. OĞUZ UZUN (Türk Toraks Derneği Klinik Sorunlar Çalışma Grubu Başkanı) 

Solunum mikrobiomu ve akciğer hastalıkları açısından bakıldığında, sağlıklı bir bireyin mikrobiyotası geçtiğimiz dönemde farklılaşmış olabilir mi? İzolasyon, azalmış iş ve okul günleri, beslenme, stres mikrobiyota içeriğini de etkiler mi?

PROF. DR. HASAN BAYRAM (Türk Toraks Derneği Başkanı)

  Türk Toraks Derneği olarak Covid-19 pandemisinin bugünden başlayarak tedavisinde ve süreç yönetiminde hangi önemli noktalarına öncelik tanınmasını talep ediyorsunuz? Nisan aylarında dünya genelinde üstün başarılar elde ettiğimiz söyleniyordu, bugün ülkemizin durumu nedir ve niçin ilk dönemdeki durum korunamadı sizce? Ülkemizde aşı üretimi konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? 

PROF. DR. HASAN BAYRAM (Türk Toraks Derneği Başkanı)

DOÇ. DR. OSMAN ELBEK (Türk Toraks Derneği Sağlık Politikaları Çalışma Grubu Başkanı) 

  Ben de katkı sunmak isterim… Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre; 2019 yılında yerli Tüberküloz vaka sayısı: 9.820 Yabancı vaka sayısı: 1.427

PROF. DR. HASAN BAYRAM (Türk Toraks Derneği Başkanı)

TTD 23. YILLIK KONGRE BİLDİRİLERİ

(DİKKAT ÇEKEN BİLDİRİLER)

KÜRESEL YETİŞKİN TÜTÜN ARAŞTIRMALARI IŞIĞINDA TÜRKİYE’DE TÜTÜN KONTROLÜ

Osman Elbek, Oğuz Kılınç, Banu Salepçi, Pınar Bostan, Pelin Duru Çetinkaya, Seren Arpaz, Aslı Görek Dilektaşlı, Filiz Çağla Uyanusta Küçük, Elif Dağlı

Türkiye’de tütün kontrolü çalışmalarında ikinci dönem 2008 – 2012 yılları arasında tamamlanmış üçüncü dönem 2018 – 2023 yılları arasında uygulanmak için planlanmıştır. Dönemlerin tütün kontrolüne etkilerini ve başarılarını değerlendirmek için belirli aralıklarla çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalardan birisi Küresel Yetişkin Tütün Araştırması (KYTA)’dır. Bu araştırmanın ilki 2012, sonuncusu da 2016’da yayınlanmıştır.

Bilindiği üzere Küresel Yetişkin Tütün Araştırması 2012 bulgularına göre; Türkiye’de tütün kullanım oranları 2008 yılına kıyasla kadınlarda %13.7, erkeklerde %13.5 ve toplamda %13.4 oranında azalmıştı. Benzer biçimde 2008 – 2012 döneminde nargile kullanımı %2.3’den %0.8’e, 15 yaşından önce sigara içmeye başlama %19.6’dan %16.1’e, restoranlarda pasif dumana maruziyet %55.9’dan %12.9’a gerilemiş ve hatta yasal hüküm bulunmamasına rağmen evlerde dumana maruziyet geçen dört yıllık dönemde %32 oranında azalmıştı. Öte yandan aynı araştırma sağlık personelinin sigara içme durumunu sormasının %48.8’den %56.3’e, sağlık personelinin bırakma tavsiyesinde bulunmasının %38.0’dan %46.4’e, televizyonda sigara karşıtı mesaj görmenin %85.5’den %91.4’e yükseldiğine ve bu olumlu gelişmelerin bir yansıması olarak da sigara paketlerindeki uyarılar nedeniyle bırakmayı düşünme oranının geçen dört yılda %14.4’lük artış gösterdiğini ortaya koyuyordu.

Yakın zaman önce açıklanan 2016 Küresel Yetişkin Tütün Araştırmasının ilk sonuçları ise 2012’den sonra aksi yönde bir artışın yaşandığına işaret etmektedir. Bu araştırmanın açıklanan ilk bulgularına göre; 2012’den sonraki dört yılda Türkiye’de tütün kullanım oranı hem erkek hem kadınlarda artmıştır.

Aslında bu artış sadece 2016 yılında saptanmamıştır. “Her gün düzenli tütün kullanan kişi sayısı” dikkate alındığında 2016 yılından önce de artışın olduğu görülmektedir:

Hiç kuşkusuz 2012 – 2016 döneminde gözlenen bu artış, 2011 – 2019 yılları arasında uygulanan politikalar nedeniyle Türkiye’de istikrar kazanan sigara iç satışının artmasının bir yansımasıdır.

Bununla birlikte 2016 Küresel Yetişkin Tütün Araştırması, aynı zamanda geçen dört yıllık dönemde; Türkiye’de sigara bırakmanın %27.2’den %13.6’a, sağlık çalışanlarının bırakma tavsiyesi yapmasının %42.9’dan %40.1’e, sigara bırakmayı düşünmenin %55.2’den %32.8’e, televizyon ya da radyoda sigara karşıtı uyarı görmenin %92.0’dan %73.7’e, sigara paketleri üzerinde sağlık uyarısı görmenin %94.3’den %83.3’e gerilediğini, ama sigara satış mağazalarında reklam görmenin %4.0’den %6.2’e ve satış mağazası dışında sigara reklamı görmenin %14.1’den %16.2’e yükseldiğine de işaret etmektedir.

Ayrıca 2016 yılı Küresel Yetişkin Tütün Araştırması sonuçları ile önceki yıllarda gerçekleştirilen küresel yetişkin tütün araştırmalarının sonuçları aynı parametreler yönünden karşılıklı olarak kıyaslandığında; Türkiye’de tütün kullanma oranı ve sigara bırakmayı düşünme oranının erkek cinsiyete kıyasla kadın cinsiyette çok daha yüksek oranda kötüleştiği görülmektedir. Gerçekten de 2012’de sigara paketlerindeki sağlık uyarıları nedeniyle sigara bırakmayı düşünme oranı erkeklerde %51.6 ve kadınlarda %57.5 iken, 2016 yılında bu oranlar sırasıyla %31.9 ve %29.1’dir. Başka bir ifadeyle; geçen dört yıllık dönemde sigara bırakmayı düşünme oranı erkeklerde %38.2, kadınlarda %49.4 oranında gerilemiştir. Aynı dönemde tütün kullanım oranları ise erkeklerde %2.6, kadınlarda % 6.1 oranında artış göstermiştir. Erkek cinsiyette gözlenen artış 2012 yılında tütün kullanan erkek nüfusa göre %6 iken, kadın cinsiyette bu oran artışı %47’dir. Zaman içerisinde kadınların aleyhine gelişen bu durum Türkiye’de yıllar içerisinde kötüleşen toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir yansımasıdır.

Son olarak 2016 yılı Küresel Yetişkin Tütün Araştırması bulguları ışığında kapalı alanlarda tütüne maruz kalma oranlarının geçmiş yıllara kıyasla azalarak devam ettiği görülmektedir. Yani uygulamaya konulan MPOWER stratejisine uyum sağlama sorunları yıllar içerisinde yok olmasa da azalmaktadır. Fakat ne yazık ki uygulamaya konulan MPOWER stratejisine rağmen tütün kullanım oranları Türkiye’de her iki cinsiyette de artmaktadır. Bu durum Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde sürdürülen ulusal tütün kontrol programının başarılı olabilmesinin koşulunun sosyal politika önlemleri ve kadın ile LGBTİ+ gruplara yönelik olarak hayata geçirilmesi gereken toplumsal cinsiyet eşitliği uygulamalarıyla güçlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Benzer biçimde 2016 yılı Küresel Yetişkin Tütün Araştırması, tütün alanını özelleştirmeler yoluyla liberalize eden bir ülke örneği olarak Türkiye’nin tütün kontrolünde kazandığı talep kısıtlayıcı başarısının kalıcı olamadığını ve bu nedenle MPOWER stratejisinin Türkiye deneyiminden geliştirilen önerileri kapsayacak biçimde arz yönünden de yetkinleştirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Bu anlamda arzı azaltıcı yöntemler; ürün çeşitliliğinin azaltılması, katkı maddelerinin mentol dahil olacak şekilde yasaklanması, pazarlama ağının endüstriden bağımsız olarak oluşturulması ve tütün endüstrisine negatif teşvikler uygulanması olarak özetlenebilir. 

Sosyoekonomik Düzey ve Temizlik: Astım Kontrolünü Etkileyen Majör Faktörler 

Ümran Özden Sertçelik, Ebru Çelebioğlu, Gül Karakaya, Ahmet Uğur Demir, Fuat Kalyoncu

Hacettepe Üniversitesi Göğüs Hastalıkları ABD, Ankara 

Astım, uygun bir genetik yapıdaki kişide ortaya çıkan, bronş sisteminin kronik (müzmin) iltihabi bir hastalığıdır. Bronşlarda ataklar halinde oluşan daralma ve tıkanmalar ile kendini gösterir. İşte hava yollarında gelişen bu değişikliklerle hastaların öksürük, nefes darlığı, hırıltı, hışıltı gibi şikayetleri ortaya çıkmaktadır. Astım her yaştan bireyi etkileyebilen ve kontrol altına alınmadığında günlük aktiviteleri ciddi olarak sınırlayabilen de bir hastalıktır. Astımın tedavi ve kontrolü, kişilerin yaşam kalitesi ve solunum kapasitelerinin korunması açısından önem arz etmektedir. Astım kontrolü üzerine yurt içi ve yurt dışında yapılmış birçok çalışma bulunmaktadır. Bu araştırmalar özellikle kronik hastalıklar için sosyoekonomik faktörlerin hastalık kontrolü ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Araştırmamız Türkiye’de astım kontrolü ile sosyoekonomik düzey ilişkisini araştıran ilk çalışma olması açısından önem taşımaktadır.

Yetişkin astımlı hastaların çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktadır. Sosyoekonomik faktör farklılıklarından da, en çok kadınlar etkilenmektedir. Çalışmamızda 204 astımlı kadın hastanın verileri incelendiğinde, bu hastaların %68,6’sının astımının kontrol altında olmadığı bulunmuştur. Sosyoekonomik düzeyi belirleyen en önemli faktörlerden biri olan gelir durumuna bakıldığında; gelir durumunun artmasının, astım kontrolünü 2,6 kat arttırdığı bulunmuştur. Ayrıca hastaların kendi refah düzeylerini ne kadar yüksek görüyorsa, bu kişilerin astım kontrolünün de o kadar iyi olduğu saptanmıştır. Sosyoekonomik faktörlerden bağımsız olarak, astım ilaçlarını düzenli olarak kullanmak astım kontrolünü 2,7 kat arttırmıştır. Ayrıca astım kontrolünü etkileyen önemli bir diğer konu ise; ev içinde temizlik yapma olarak karşımıza çıkmıştır. Ev içinde temizlik yapma sıklığının artması, kesin olarak astım kontrolünün bozulmasına neden olmaktadır.

Bu sebeple toplumdaki sosyoekonomik eşitsizliğin azaltılması ve kişilerin refah düzeylerinin iyileştirilmesi ile astım kontrolünü sağlayabilmek ve olası riskleri azaltmak mümkün olabilecektir. Özellikle ülkemizde astımlı kadınların ev içi temizliği nasıl, ne sıklıkla ve hangi ürünlerle yapacağı konusunda bilgilendirmenin de, hastalık kontrolünü sağlamada önemli bir faktör olabileceği düşünülmektedir. Hastalara, kontrol durumlarını nasıl sağlayabilecekleri ve hastalık riskleri konusunda eğitim verilerek kişilerin doğru sağlık davranışları geliştirmelerine yardımcı olmanın önemli olduğu görülmüştür. Belki belediye gibi lokal yönetimlerin, astımlılara ev temizliklerinde personel desteği vermesi de, önerilebilir. 

 

Adanmışlıktan tükenmişliğe, tükenmişlikten vazgeçişe: COVID-19 Pandemisinde istifa eden/emekli olan hekimlerin çığlığı

Göksel Altınışık Ergur1, Şadiye Nuhoğlu2, Cansu Çobanoğlu2, Nazlı Çetin1, Pınar Bostan3, Ali Ergur2
1Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi, Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı, Denizli
2Galatasaray Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Merkezi, COVID Araştırma Grubu, İstanbul
3İstanbul Bilgi Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, İstanbul

COVID-19 Pandemisinin ilk 3 ayı, sağlık çalışanlarının iş yükünün arttığı, adanmışlık ve dayanışma içinde mücadele verdikleri yoğun bir dönemi olmuştur. Haziran ayı itibariyle esnek çalışma düzeni sonlandırılmıştır. Bazı sağlık kuruluşlarını içeren pandemi hastaneleri belirlenerek ‘normalleşme’ uygulamalarına geçilmiş, devlet memurlarına, özellikle sağlık çalışanlarına uygulanan istifa/emeklilik yasağı da kaldırılmıştır. Sağlık çalışanlarının istifa ve emeklilikleriyle ilgili paylaşımlar medyada yer almaya başlamıştır. COVID Araştırma Grubu bünyesinde bir araya gelen sosyologlar ve göğüs hastalıkları uzmanlarının gerçekleştirdiği çalışmamızın amacı, bu dönemde istifa eden/emekliye ayrılan hekimlerin bu kararlarını sosyolojik açıdan değerlendirmektir. Pandemiyle mücadelede görev alan sağlık çalışanları arasında görülen istifa ve emeklilik durumu, enfekte olma-virüsü başkalarına bulaştırma korkusu; sağlık sisteminde süregelen ve pandemi döneminde artan sorunlar; uzun süre maruz kaldıkları ağır çalışma şartları; sürecin ne kadar süreceğini ve bu şartlar altında devam edip edemeyeceklerini bilememekten kaynaklı psikolojik sorunlar ve tükenmişlik hissi ile açıklanmaktadır. Hakları ihlal eden veya etkisiz yönetim yaklaşımıyla kuruma (1), meslektaşlarının gösterdiği kaçınma davranışıyla mesleğe ve meslekteki iş bölümüne (2) inancını kaybeden ve bir çeşit yalnızlaşma deneyimleyen sağlık çalışanlarının bu kararı, yalnızca bireysel olmaktan ziyade, bizzat bireyi bu davranışa sevk eden toplumsal ilişkilerin özüyle ilgilidir. Araştırmamızda, bireyin toplumsala olan inancını yitirdiği ve toplumsal dayanışmanın çözüldüğü bir çeşit anomi hâli olarak ortaya çıkan kriz bağlamında, adaletsiz görev dağılımı, organizasyon bozuklukları, meslektaşların -belirsizliğin sorumluluk kavramını muğlaklaştırmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan- görevden kaçınma davranışları, takdir görmeme, mesleki hayal kırıklığı ve kişilik özelliklerinin ayrılma davranışına zemin hazırlayan başlıca unsurlardan olduğu görülmüştür. Toplumla mübadeledeki dengesizlik, adanmışlıkla çalışmanın ödülünü bireyin kendi kendine vermeyi seçmesine yol açmıştır.
TARTIŞMA VE SONUÇ: Bu araştırmada, COVID-19 Pandemi sürecinde istifa ve emeklilik olgularının arkasında yatan etmenlerin ve sonuçlarının sosyolojik anlamda belgelenmesi sağlanmıştır. Böylece gelecekte bu tür olayların sürmesinin ve bir vazgeçiş salgınına dönüşmesinin önlenmesi için, nedenlerini, yapılması gerekenleri anlamaya yönelik bir tür otopsi yapılmaktadır. 

 

Türk Toraks Derneği Üyesi Sağlık Çalışanlarında Koronavirüs Hastalığı (COVID-19) Araştırması

Abdulsamet Sandal1, Zehra Nur Töreyin2, Cüneyt Saltürk3, Peri Meram Arbak4
1T.C. Sağlık Bakanlığı Ankara Mesleki ve Çevresel Hastalıklar Hastanesi, Ankara
2T.C. Sağlık Bakanlığı Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Adana
3Yeni Yüzyıl Üniversitesi, Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı, İstanbul
4Düzce Üniversitesi, Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Düzce

COVID-19 pandemisinin erken döneminde sağlık çalışanlarında mesleki maruz kalıma bağlı olarak COVID-19 geliştiği saptanmıştır. Bu çalışmada Türk Toraks Derneği Üyesi sağlık çalışanlarındaki COVID-19’un araştırılması amaçlanmıştır. COVID-19 tanısı alan sağlık çalışanlarının %79,5’i Göğüs Hastalıkları alanında çalıştığını bildirmiştir. COVID-19 tanılı katılımcıların %52,3’ü tanıyı sürüntü örneklerinden PCR yöntemiyle, %36,4’ü antikor saptanması ile, %11,4’ü ise klinik ve radyolojik olarak aldığını belirtmiştir. COVID-19 tanılı katılımcıların 35’i (%79,5) belirtisinin bulunmadığını belirtmiştir. Belirtisi olan 9 katılımcıda en sık görülen belirti baş ağrısı (%66,6) ile ishal/bulantı, kusmadır (%55,5). COVID-19 tanılı 44 katılımcıdan önemli bir kısmının (19 kişi, %43,2) tanı aldıkları tarih Nisan 2020’nin 1. ve 2. haftasındadır; 40’ı (%90,9) COVID-19 tanılı kişiyle teması olduğunu, 3’ü (%6,8) salgıyla teması olduğunu, 11’i (%25) ailesinde COVID-19 tanısı olan kişi olduğunu, 28’i (%63,6) iş arkadaşlarında da COVID-19 tanısı olduğunu belirtmiştir. COVID-19 tanılı katılımcıların en sık bildirdiği temas yeri servis (19 kişi, %43,2) ve polikliniktir (6 kişi, %13,6). COVID-19 tanısı olan ve olmayan katılımcıların çeşitli özelliklerinin karşılaştırmasında COVID-19 tanılı kişiyle temas öyküsü ve ailesinde COVID-19 tanısı olan kişi olma sıklığının COVID-19 tanılı katılımcılarda anlamlı şekilde daha yüksek olduğu (p değerleri sırasıyla 0,001 ve <0,001); salgıyla temas öyküsü sıklığının ise COVID-19 tanısı bulunmayan katılımcılarda anlamlı şekilde daha yüksek olduğu (p=0,036) izlenmiştir. Araştırmacılar, COVID-19 tanılı sağlık çalışanlarının çoğunun belirti göstermemesi; belirti gösterenlerin en sık baş ağrısı ve ishal/bulantı kusma gibi nonspesifik belirtileri göstermesi nedeniyle sağlık çalışanlarına periyodik PCR taraması gerekliliğine vurgu yapmaktadır. Enfekte sağlık çalışanlarının en sık temas ettiği ortamları servis ve poliklinik olarak sıralamaları; salgı temasının hasta olmayan sağlık çalışanlarında hasta olanlarda anlamlı oranda yüksek olduğunun gözlenmesi; servis ve poliklinik gibi daha düşük riskli olduğu düşünülen ve salgı teması bulunmayan bölümlerde de uygun koruyucu önlemlerin alınması gerektiğine işaret etmektedir.

Üç Şehir – Hava Kirliliği ve Sağlığa Etkileri

Sabri Serhan Olcay, Ayşen Til

Çalışmamız ekolojik bir araştırmadır. 2009-2018 yılları arasında Burdur-Isparta-Antalya illerinde hava kalitesi ölçüm sonuçları incelenmiş ve ölüm nedenleri ile bağlantısı araştırılmaya çalışılmıştır. Hava kirliliği göstergelerinden biri olan yıllık ortalama PM10 değerlerinin Burdur, Isparta ve Antalya’da yıllar içinde azaldığı gözlenmiş, ortalama SO2 değerinin sadece Isparta’da azalma olduğu bulunmuştur. PM10 ve SO2 değerlerinde gözlenen düşüşlere rağmen, değerler Dünya Sağlık Örgütü sınırlarının üzerindedir. (Tablo 1). Bu üç ilde en kirli havaya Isparta sahiptir, Burdur ve Antalya sırasıyla onu takip etmektedir. 2019 verilerine göre, PM10 değerleri yaz aylarında 3 şehirde de 40µgr / m3’ün altına düşmemektedir. Ölüm nedenleri incelendiğinde; Burdur’da yıllar boyunca kalp krizine bağlı ölümde azalma olmuştur, kanser ve solunum yolu hastalıklarına bağlı ölüm oranlarında fark yoktur. Ancak Isparta ve Antalya’da kalp krizi nedeniyle ölüm yıllar içinde azalırken, solunum yolu hastalıklarından ölüm oranı artmıştır (Tablo 2).

Sonuç olarak Burdur, Isparta’dan daha iyi bir hava kalitesine, ancak Antalya’dan daha kötü bir hava kalitesine sahiptir. 2010 yılında doğalgaza geçmek büyük bir değişiklik yapmıştır ama bu yeterli değildir. Burdur’da yaz aylarında bile yüksek ölçülen PM10 değerlerine Burdur Gölünün kuruması ya da Mermer madenlerinin katkısı olup olmadığını belirlemek için çalışmalara ihtiyaç vardır.

Tablo1: Ortalama PM10 µg/m3
Şehir Yıllar
2007 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 2015 2016 2017 2018 2019
Antalya 79,9 76,6 58,9 70,4 62,9 51,1 42,4 53,4 48,4 53,2 51,1 47,2 39,3
Burdur 72,8 92,4 72,2 81,6 85,8 77,8 66,3 46,1 65,2 57,3 69,3 65,9 43,4
Isparta 75,8 112,5 67,1 73,1 93,5 86,1 72 74,9 61,2 56 59,3 65,1 47,3
Total 76,1 94,5 66 75 80,1 71,8 60,9 57,8 58,2 55,4 59,8 59,4 43,3
     
 
Tablo 2: Ortalama SO2 µg/m3
Şehir Yıllar
2007 2008 2009 2010 2011 2012 2013 2014 2015 2016 2017 2018 2019
Antalya 1,7 1,8 2 15,7 7 5,2 3,1 4,3 6,5 3,9 3,5 5,3 5,4
Burdur 27,4 37,9 18,9 25,1 19,6 10,9 11,9 12,7 15 7 8,5 14,5 10,6
Isparta 48,5 62,8 57,7 22,2 33,5 27 24,8 20 14,5 12,7 14,4 12,8 10,2
Total 30 40,3 23,7 21 20,4 15,2 12,9 12 12 8,7 8,7 8,7 8,7

COVID-19 Hastalarında Yaş Faktörünün Klinik ve Laboratuvar ile İlişkisi

Ilim Irmak
Hacettepe Üniversitesi, Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Ankara

Yeni tip Coronavirüs enfeksiyonunun sebep olduğu COVID-19 insandan insana temas ve damlacık yoluyla bulaşın olduğu salgın niteliğinde bir halk sağlığı sorunudur. Pek çok çalışmada COVID-19 hastalarında ileri yaşın klinik, laboratuvar ve hastalık ciddiyeti ile ilişkili olduğu, yaşlı hastaların hastalığı daha ağır geçirdiği ve ölüm oranlarının daha yüksek olduğu bildirilmiştir. Ancak hastalığın ortalama erişkin yaş aralığında oldukça fazla görüldüğü ve genç erişkinlerin de hastalığı ağır geçirebildiği vurgulanmaktadır. Irmak ve arkadaşları, COVID-19 hastalarında yaş faktörünün klinik ve laboratuvar özelliklerle ilişkisini incelemeyi amaçlamıştır.
Araştırmaya, COVID-19 tanısı ile hastanede yatarak tedavi görmüş hastalar dahil edilmiştir. 65 yaş üstü COVID-19 hastalarının bulunduğu grupta, 5 günden daha fazla hastanede yatış oranı ve eşlik eden sistemik hastalıkların daha fazla gözlendiği, ayrıca yaşam kaybı riskinin daha yüksek görüldüğü belirlendi. Laboratuvar değerlerinden ferritin, CRP, prokalsitonin, LDH, D-dimer, troponin ve BKI artan yaş ile arttığı; hemoglobin, albümin ve sodyum değerlerinin ise artan yaş ile azaldığı gözlendi.

COVİD-19 Tanısı Almış Sağlık Çalışanlarında Hastalığın Seyrinin İzlenmesi

Şerife Torun
Başkent Üniversitesi, Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Konya

Ülkemizde 13 ilde faaliyet gösteren sağlık kurumlarında görev yapan, COVİD-19 tanısı almış olan sağlık çalışanlarında COVID-19 ilişkili risk faktörleri ve hastalığın seyri değerlendirildi. 162 doktor (%34.8), 179 hemşire (%38.5) ve 124 diğer sağlık kurumu çalışanının dahil edildiği araştırmada, doktorların %26.7’sinde, hemşirelerin %17.3’ünde, diğer sağlık çalışanlarının %26.6’sında en az bir kronik hastalık bulunduğu izlendi. COVİD-19 tanısı alan doktorların %43.2’si, hemşirelerin %46.9’u, diğer sağlık çalışanlarının %50.8’i tedavi sırasında hastaneye yatış gereksinimi olduğu; yoğun bakım yatış oranının hekimlerde %9.3, hemşirelerin ise %2.2 olduğu saptandı. Araştırmacılar, Covid-19 tanısı almış olan hekimlerde, hemşire ve diğer sağlık çalışanlarına göre daha fazla yoğun bakım ihtiyacı saptandığına ve bu nedenle hekimlerin ayrı bir risk grubu olarak dikkat çektiğini belirtti. 

COVID-19 Pandemisinin Sağlıklı ve Kistik Fibrozisli Çocukların Anksiyete Düzeylerine Etkisinin Araştırılamsı

Muruvvet Cenk1, Cansu Yilmaz Yegit1, Almala Pinar Ergenekon1, Ayse Toksoy Aksoy2, Yasemin Gokdemir1, Ela Erdem Eralp1, Ayse Rodopman Arman2, Fazilet Karakoc1, Bulent Karadag1
1Department of Pediatric Pulmonology, Marmara University, Istanbul, Turkey
2Department of Child and Adolescent Psychiatry, Marmara University, Istanbul, Turkey

Kistik fibrozis, tekrarlayan solunum yolu infeksiyonlarıyla seyreden kronik bir hastalıktır. Türkiye’de ilk COVID-19 vakasının 11 Mart, 2020 tarihinde saptanmasını takiben, okullar eğitime ara vermiştir. Bu gelişme ile çocukların fiziksel ve mental sağlık durumları üzerine olumsuz etkilerin azaldığı düşünülebilir. Bu araştırmada, COVID-19 pandemisinin kistik fibrozisli ve sağlıklı çocuklar üzerine psikolojik reaksiyonları üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Marmara Üniversitesi Çocuk Göğüs Hastalıkları ile Marmara Üniversitesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi tarafından yürütülen araştırmada, Kistik fibrozisli çocukların, okulların eğitime ara vermesi ve COVID-19 pandemisi konusunda sağlıklı çocuklara göre daha düşük düzeyde kaygıya sahip olduğu gözlendi.  Araştırmacılar, uzun dönem bakımında psikolojik desteğin önemine vurgu yaparak, psikolojik desteğin göz ardı edilmesinin kistik fibrozisli çocuklarda uzun dönemde kaygı artışına yol açabileceği belirtildi.

Tekrarlayan COVID-19 enfeksiyonu: iki olgu sunumu

Nilüfer Yiğit1, Erhan Uğurlu1, Nazlı Çetin1, İsmail Hakkı Akbudak2, Neşe Dursunoğlu1, Sevin Başer1 1Pamukkale Üniversitesi, Göğüs Hastalıkları ABD, Denizli
2Pamukkale Üniversitesi, Dahiliye ABD, Denizli

Araştırmacılar, Pamukkale Üniversitesi’nde yatırılarak tedavi edilen toplam 107 COVID-19 hastasından, ikisinin taburcu olduktan sonra ateş, öksürük ve nefes darlığı gibi semptomlarla yeniden başvurusuna ve bu olguların her ikisinde de RT-PCR testinin pozitif saptandığına dikkat çekti. Mevcut gözlemler ışığında, tekrarlayan COVİD-19 enfeksiyonu olabileceğini ve bu durumun uzamış RT-PCR pozitifliğinden ayırt edilmesinin önemli olduğu vurgulandı. 

Hastaların, İnfluenza ve pnömokok Aşılarıyla İlgili Görüşleri Medyadan Etkilenmiş Midir?

Duygu Zorlu Karayiğit

Ahi Evran Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı, Kırşehir

Bilindiği üzere, son zamanlarda hekim olmayan hatta tıbbi bilgisi hiç olmayan medyatik şahıslar, çok ciddi ve çarpıcı aşı karşıtı tutum sergilemişlerdir. Sosyal medyada, bu konuda kendilerince ikna edici paylaşımları olmuştur. Fakat hekimler, bilimsel dayanağını olmadan, bu cesaretin nasıl gösterildiğini şaşkınlıkla izleyip, bu konuda her zaman bilimsel veri ve örneklerle halkı bilgilendirmeye çalışmışlardır. Hekimler yoğun ve bilimsel olmalarından dolayı ve bu medyatik şahısların da zamanlarının bol olup bu şekilde paylaşımlarına ısrarla devam etmeleri nedeniyle bireylerde ve hastalarda kafa karışıklığı olmuştur. Bu durumun değerlendirilmesi amacıyla göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran hastaların bu konudaki görüş ve düşüncelerini değerlendirilmesi hedeflendi.

Bu amaçla, Göğüs Hastalıkları polikliniğine herhangi bir nedenle başvuran, rastgele örneklem yöntemiyle belirlenen toplam 101 hastaya sorular soruldu. Yaş, cinsiyet ve kronik hastalıkları not edildi. İnfluenza (grip) ve pnömokok (zaatüre) aşılarını yaptırıp yaptırmadıkları, yaptırdılarsa aşıyı doktorunun mu önerdiğini, fayda veya zarar görüp görmedikleri, aşıyı faydalı mı zararlı mı bulduklarını, nedenini ve bu bilgileri nerden öğrendikleri (doktoru, TV, arkadaşı …) soruldu. Son olarak da, çocuklarının aşılarını tamamlayıp tamamlamadıklarını soruldu.

Elde edilen sonuçlara göre; aşı konusunda kafa karışıklığına neden olan ve hastaları yanlış yönlendiren sosyal medya, aslında kronik hastalığı olan ve göğüs hastalıkları düzenli poliklinik kontrolü olan hastaları çok fazla etkilememişti. Kafa karışıklığı olmuş fakat doktorlarına danışmışlardı. Diğer kronik hastalığı olan hastalar (HT, DM gibi) önerilerinin çoğunu Aile Hekimlerinden almışlardı. Aşı yaptıran grubun çoğu, fayda görmüş, çok az bir grup ne fayda ne de zarar gördüğünü ifade etmişti. Sonuç olarak; kronik hastalıkları nedeniyle doktor takip ve kontrolünde olan hastalar, bu asılsız tutumdan yüz güldürücü şekilde pek etkilenmedikleri görüldü.