Ana Sayfa Ana Sayfa Stratejik Alan; “Farmasötik Biyoteknoloji”

Stratejik Alan; “Farmasötik Biyoteknoloji”

Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi , Eczacılık Teknolojisi  Bölümü, Farmasötik Biyoteknoloji Anabilim Dalı’nın kurucu  Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Filiz Öner

Hacettepe Üniversitesi, Eczacılık Fakültesi , Eczacılık Teknolojisi  Bölümü, Farmasötik Biyoteknoloji Anabilim Dalı’nın kurucu  Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşe Filiz Öner’den araştırma konuları ve  COVID-19  küresel  salgınında ülkemizin  biyoteknoloji  iklimi ile ilgili  görüşlerini  alacağız.

W- Sayın Hocam. Çok üretken ve deneyimli birisiniz. Bizler sizleri tanıyoruz fakat henüz tanımayan  izleyicilerimiz için kendiniz ve çalışmalarınız  hakkında  bilgi  verebilir misiniz?

A.F.Ö.- Öncelikle bana bu fırsatı sunmanıza teşekkür ederim. Lisans ve lisansüstü eğitimlerimi Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesinde tamamladım. 1995 yılında profesör oldum. Doktora sonrası çalışmalarımı yurt dışında İngiltere’de Wellcome ilaç firmasında antiviral ilaç taşıyıcı emülsiyonlar, Paris-Sud üniversitesinde çoklu emülsiyonlar ve ABD’de Chicago-Illinois Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Tüberküloz Araştırma Enstitüsünde BCG aşısının mesane kanserindeki etkisine yönelik bir projede antijen 85 kompleksinin araştırılması üzerinde yaptım. Başka bir proje için gittiğim ABD’de şans eseri Biyoteknoloji projesine dahil edildim ve akademik yaşamım bundan sonra bu yönde ilerledi. 1993 yılında Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde Farmasötik Biyoteknoloji Anabilim Dalı’nın kurucu başkanlığını yaptım ve 2007 yılına kadar Anabilim Dalı Başkanlığı görevini sürdürdüm. Çalışmalarıma uzmanlık alanlarım olan Dispers Sistemler ve Farmasötik Biyoteknoloji konularında devam ettim. 2007-2012 arasında Hacettepe Üniversitesi Teknoloji Transfer Merkezi aracılığı ile ilaç endüstrisinde biyobenzer ilaç AR-GE ve üretiminde danışmanlık yaptım. FABAD derneğinde 4 yıl yöneticilik, Avrupa Farmasötik Biyoteknoloji Derneğinde 10 yıl yönetim kurulu üyeliği faaliyetlerinde bulundum. Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumunda Biyoteknolojik İlaç Komisyonu bilimsel danışma üyesi ve Tübitak’ta danışma kurulu üyesi olarak görevler yaptım. Hacettepe Üniversitesi Aşı Enstitüsünün kuruluşunda görev aldım ve Aşı Teknolojisi Anabilim Dalı Başkanlığı yaptım. Lisans ve doktora çalışmaları yaptırdım, İstediğim sayılara ulaşmasa da yetiştirdiğim öğrencilerim farklı kuruluşlarda ülkemize yararlı hizmetler yapıyorlar. 2019 yılında emekli olduktan sonra Hacettepe Üniversitesinde ziyaretçi öğretim üyesi olarak görev yapmaktayım.

W– Dünya ve Ülkemiz insanlık tarihindeki önemli salgınlardan biriyle karşı karşıya, Covid-19  özelinde  görüşlerinizi  alabilir miyiz?

A.F.Ö.- Son yıllarda salgın boyutunda olmasa da eskiye oranla daha sık karşılaştığımız, ciddi sağlık sorunlarına yol açan ve hayvanlardan insanlara bulaşan infeksiyon hastalıkları tanı ve tedavide yetersiz kalmamıza neden olmaktadır. Şu anda dünya SARS-CoV-2 virüsünün hayvanlardan insanlara bulaştığı ve mutasyon geçirerek dünya genelinde COVID-19 adlı bir salgın hastalığa neden olduğu bir pandemi yaşıyor. Milyonlarca insan hastalandı ve salgın büyümeye devam ediyor. Bu hastalığa neden olan etken Sars hastalığına neden olan koronavirüs ailesinden bir virus olduğu için bazı ön bilgiler olmakla birlikte yeni koronavirus hakkında dünya genelinde hazırlıksız olunması, bilgi eksikliği ve hastalığın çok hızlı bir yayılım göstermesi nedenleriyle mortalite oranı düşük olmayan ve toplumsal sorunlara yol açan bir süreç yaşanmaktadır.

Hastalığın insan sağlığına verdiği zarar yanında sosyolojik ve ekonomik açıdan da yıkıcı sonuçları farkedilmekte ve geleceği değiştireceği öngörülmektedir. SARS, MERS ve influenza salgınlarından sonra dünyada bir pandemi yaşanabileceği ve önlem alınması için hazırlıkların yapılması konusunda son beş yıldır yer yer bazı yazılar yayımlanmaktaydı. Dünya bu salgınla birden karşılaşınca virusun ülke ve refah ayırımı yapmaksızın her yeri etkilediği görüldü ve pandemilerde uyulması gereken kurallar farklı zamanlamalarla ve farklı esneklikte tüm ülkelerde uygulanmaya başladı.  Dünyanın hazırlıksız olması ve bilginin azlığı ve belirsizliklerin çokluğu nedeniyle tedavi ve önlemeye yönelik ilaç ve aşı geliştirilmesi salgının hızına göre yavaş kalmakta ve bu süreç zorlu geçmektedir. Bu gibi durumlarda ülkelerin sağlık sistemlerinin ve hasta bakım kapasitelerinin güçlü olmasının önemi ortaya çıkmıştır. Hastalığın tanısı ve sonra tedavisi için gereken tanı kitleri ve cihazları ile ilaçlar konusunda bilgi ve ulaşılabilirlik çok önem kazanmıştır. Tüm dünyada virüs varlığını gösteren, geniz ve burun sürüntülerinde virus genomunun (RNA) tarandığı veya virus antijenlerinin tayin edildiği, hızla pazara sunulan test kitlerinin bazılarının  ölçüm doğruluk yüzdesi düşük bulunmuş, hatalı negatif ve pozitif sonuçlar görülmüş  ve ancak alternatif tanı yöntemleri ile birlikte doğru değerlendirmeler yapılabilmiştir. Virüsun varlığını gösteren tanı malzemelerine ek olarak hastalık etkenine maruz kalan veya hastalığı geçiren kişilerde oluşan antikorları tayin edecek ve taramalarda daha yararlı olabilecek kit ve yöntemlerin arayışları devam etmiş ve hastalığı belirtisiz, hafif, ağır geçiren tüm hastalarda antikor tayinini %98 doğrulukla ölçebilen bir yöntemin geliştirildiği çok yakın bir tarihte duyurulmuştur. Tanı konulduktan sonra hastalığın tedavisinde hangi ilaçlar, hangi dozlarda, hangi evrelerde nasıl kullanılacak sorularının yanıtları aranmış ve etkisi kesin olmayan ancak etkili olabileceği düşünülen mevcut kimyasal ve biyoteknoloji ürünü ilaçlarla ülkelerin sağlık otoritelerince farklı tedavi protokolleri oluşturulmuştur. Arayışlar dünya genelinde çok geniş kapsamlı bir şekilde yaklaşık 400 kadar çalışmada sürmektedir. Acil durum çözümü olan tanı ve tedavinin yanında, koruyucu aşı çalışmaları da klinik öncesinde veya klinik çalışma aşaması başlatılmış olarak değişik gruplarca sürdürülmektedir. Dünyanın ve ülkemizin karşı karşıya olduğu en önemli salgınlardan birisi yaşanırken aşıların yararı ve önemi bir kez daha ortaya çıkmıştır. İlaç çalışmalarına ve sağlık sistemlerine gerekli önemin ve desteğin verilmediği, nüfusun geometrik olarak ve hızla arttığı bir kürede insanların doğaya zarar vermesinin nelere yol açabileceği, hijyenin bundan sonra yaşamımızda çok daha önemli bir yer tutacağı gibi gerçekler ortaya çıkmıştır.

W- COVID-19  tedavisi  veya  aşısı  konusunda   Hacettepe  Üniversitesinin çalışması  var mıdır?
Türkiye ‘de  yapılan ve bilginiz  dahilinde  olan diğer çalışmalar  konusunda  bilgi  alabilirmiyiz?

A.F.Ö.- Hacettepe Üniversitesi Aşı enstitüsünde bir aşı projesi kabul edilmiş ve başlamıştır. Türkiye’de bir çok üniversitenin ve merkezin biraraya gelerek oluşturdukları proje ekipleri ile aşı ve ilaç geliştirmek üzere AR-GE çalışmaları yapılıyor. 25 Nisan 2020 tarihinde TÜBİTAK TÜBİTAK desteği ile oluşturulan “COVID-19 Türkiye Platformu” çatısı altında 25 farklı üniversite, 8 kamu araştırma kurumu, 8 firmadan toplam 225 araştırmacı ile aşı ve ilaç geliştirme çalışmalarının  yürütüldüğü bildirilmiştir.

W- Dünyada  uzun yıllardır  Biyoteknolojinin önemi bilinmektedir. Tedavi  alanlarının bu alana yönelişi çok belirgindir. Bu  konuda  uzun  yıllardır  çalışmalarınız  var, bizimle paylaşabilir misiniz?

A.F.Ö.- Dünyada biyoteknoloji; eczacılık, ziraat, çevre bilimi, tıp, mühendislik alanlarında uzun zamandır giderek önemi artan bir teknoloji havuzudur.

Farmasötik Biyoteknoloji, biyoteknolojinin uygulandığı alanların başında gelmektedir. Son 30 yılda biyoteknoloji ürünlerinin insan sağlığı üzerinde çok büyük bir etkisi olmuştur. İlk ürünler 80’li yıllarda piyasaya çıkan insulin ve büyüme hormonudur. 90’lı yıllarda monoklonal antikorlar, rekombinant aşılar, daha sonra gen tedavisi ürünleri ve hücre tedavileri gündeme gelmiştir ve monoklonal antikorların potansiyeli daha iyi anlaşılmaya başlamıştır. Biyoteknoloji ürünü ilaçların reçetelenen ilaçlardaki payı giderek artmış, 2017 yılında %40’a yaklaşmıştır. Bu ilaçlar peptitler, proteinler, monoklonal antikorlar, antikor kısımları, antikor konjugatları, gen ve hücre tedavisi ürünleri olarak sınıflandırılabilir. 2022 yılında en üst sıradaki 100 ilacın çok büyük bir kısmının biyolojik ürünler olacağı tahmin edilmektedir Şu anda tedavi edilemeyen pek çok hastalığın patofizyolojisi anlaşıldıkça bu yenilikler daha fazla desteklenecek ve şu anda çok pahalıya malolan, zaman alan ve riskli olan ürün geliştirme süreçlerindeki sorunların çözülmesi kolaylaşacaktır.

Bu konudaki çalışmalarımı özetleyecek olursam;
öğrencilerimle birlikte İnsülin, interferon, kalsitonin ve plazmit DNA’nın oral yoldan uygulanması için emülsiyon ve mikropartiküler sistemleri araştırdık.
GM-CSF( granülosit makrofaj koloni uyarıcı faktör) ve kemik büyüme faktörlerini taşıyıcı sistemler içersinde formüle ettik ve yara iyileşmesi çalıştık. Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı ile protein ilaç yüklü greftler ve kontrollü salan formülasyonlar üzerinde çalışmalarım oldu.
Plazmit DNA’dan katyonik lipitler, katyonik emülsiyonlar ve polimerlerle gen terapötik sistemler hazırladık.
Çalışmalarımızın bir kısmı ödüllendirildi, oral yoldan uyguladığımız plazmit DNA içeren bir gen ilaç formülasyonuna 2006 ve 2010 yıllarında EJPB (European Journal of Pharmacetics and Biopharmaceutics)-Elsevier tarafından verilen en fazla atıf alan makale ödülü bunlardan birisidir.
Hepatit B virüsünün yüzey antijeninin adjuvan etkili taşıyıcı emülsiyon formülasyonu ve hepatit B virüs yüzey antijenini kodlayan plazmit DNA’nın mikroküre formülasyonu üzerinde aşı çalışmaları yaptık.
Eritrositleri ilaç taşıyıcı olarak kullandık, bunun tersine mikrokürelere hemoglobin ve perflorokarbon yükleyerek yapay eritrositler hazırladık.
Rekombinant proteinlerin E.coli’de üretimi ile ilgili çalışmalarımız oldu.
Yakın zamanda rekombinant G-CSF’in transglutaminaz enzimi aracılığı ile kitosan hidrolizatlarını kullanarak ikinci kuşak konjugatlarını hazırladık ve patent başvurusunu yaptık. Çalışmalarımda yasal otoritelerce kabul edilen doğal ve sentetik polimerleri kullanmaya dikkat ettik. Bir öğrencimin tez çalışması sırasında patentli bir DNA transformasyon kiti geliştirdik. Klondan-son ürüne kadar tümüyle yerli olarak geliştirilmiş, nötropeni tedavisinde kullanılan ve şu anda piyasada olan biyobenzer G-SCF’in geliştirlmesi, üretimi, AR-GE laboratuvarının ve GMP üretim alanlarının kurulması ve klinik denemeleri sürecinde AR-GE danışmanlığını yaptım. Şimdi ise yeni bir aşı çalışmamız devam ediyor.

W-Gelişmiş  ülkelerle  birlikte  G.Kore, Arjantin, Hindistan, Çin gibi diğer ülkelerde bu alanda  çok  önemli yatırımlar yapmaktadır. Türkiye  bu  alanda ne  durumdadır. Hızlanması  gereken  alanlar  olabilir mi?
Fırsatlar  var mıdır?
Neleri  daha  iyi  yapabiliriz? Çerçevesinde  değerlendirmenizi alabilir miyiz?

A.F.Ö.- Türkiye’de biyoteknoloji alanında üretime yönelik olarak geç kalınmakla birlikte, son yıllarda çok önemli yatırımlar yapılmaktadır. İlk yatırımlar biyobenzer geliştirme yönünde yoğunlaşmıştır. Bu yaklaşım, alana etkilik ve güvenliliği bilinen moleküllerle daha güvenli giriş yapmak ve biyoteknolojide deneyim kazanmak için doğrudur. Ayrıca klinik çalışmaların kapsamının azaltılmış olması da geliştirme maliyetlerinin daha düşük olmasını sağlamaktadır. Ayrıca biyobenzer ürünler konvansiyonel jenerik ürünlerden faklı olarak, üretim süreci ile bilgiler çok az olduğundan yenilikçi pek çok çalışma gerektiren zorlu ürünlerdir. Biyobenzer ile ilgili alt yapı ve ürünler ortaya çıktıkça, biyoteknolojik üretime yönelik deneyim kazanılacak, bilgi ve teknololoji birikimi sağlanacak ve yeni ürünler geliştirmek zor olmayacaktır.

Üretim için mikroorganizmalar, memeli hücreleri, maya, böcek, bitki hücreleri ve transgenik hayvanlar gibi farklı üretim sistemleri kullanılabildiğinden yatırımların buna göre de çeşitlendirilmesi gerekir. Yatırımlar çoğalmakla birlikte ürüne dönüşme hızı çok yavaştır. Bu hız artamadığı sürece yatırım gelire dönmediği ve alana sürekli yeni rakip ürünler geldiği için ürün çok değer kaybedecektir. Hızın artması için birinci öncelik nitelikli araştırmacı kadrolarının güçlendirilmesidir. Elemandan yapılacak tasarruf en tehlikeli risktir. Diğer bir hız artırıcı faktör, sürecin deneyimsiz olunan bazı aşamalarında o alanda uzmanlaşmış küçük araştırma ve üretim organizasyonları ile çalışmaktır. Biyoteknolojik üretim gibi çok farklı işlemler içeren, ayrıntılı ve uzun bir üretimi baştan sona tek firma içersinde tamamlamak yaygın bir durum değildir. Geliştirilecek ürünün seçiminde ülkenin sağlık sistemi ve ihtiyaçlar dikkate alınarak iyi bir durum tespit süreci planlaması yapılmalı ve yatırımlar aynı ürünlere yoğunlaşarak çabaların değeri düşürülmemelidir.

Bu vesile ile herkesin bayramını kutluyor, sağlıkla, mutlulukla, en kısa sürede sevdiklerimizle bir arada yaşayabileceğimiz güzel bayramlar diliyorum.

Doğaya daha özenle yaklaşarak, değerini azımsadığımız bazı yaşam biçimleri üzerinde düşünerek, bilimi önceleyerek, geleceğin eskisinden daha güzel olacağı umudunu paylaşıyorum.

W-COVID-19 tedavisinde  kullanılacak  biyoteknolojik ilaç çalışmaları  var mıdır, bu çalışmaların sonuçlanma muhtemel en erken tarihi ne olabilir, bizimle  paylaşabilir misiniz?

devam edecek…