Ana Sayfa Ana Sayfa “Şişir Beni” Belgeseli ve Obezite Salgını Üzerine

“Şişir Beni” Belgeseli ve Obezite Salgını Üzerine

Morgan Spurlock tarafından çekilen 2004 yapımı “Super Size Me” (Şişir Beni) belgeseli ve obezitenin muhtemel sebepleri üzerine bilimsel araştırmalar ışığında bir değerlendirme.

  • Sezgin Mengi /Boğaziçi Üniversitesi –
    Yazar / Çevirmen

Bir hamburger tutkunu dahi olsanız, her gün üç öğün olacak şekilde kaç gün boyunca hamburger yiyebilirsiniz? 3 gün, 5 gün, 1 hafta? Peki 1 ay? Sizleri tam 30 gün boyunca ve her gün üç öğün hamburger tüketen Morgan Spurlock ile tanıştıralım. Neden bunu yaptı diye merak edebilirsiniz ve çılgınca bulabilirsiniz ama bu tamamen gerçek.

2002 yılında ABD’de New York’ta yaşayan iki genç kız, insanlara sağlıksız yiyecekler sattığı gerekçesiyle bazı fast-food şirketlerini dava ettiler. Kızlardan biri 14 yaşında 150 cm boyunda ve 90 kiloydu, diğeri ise 19 yaşında, 170 cm ve 130 kiloydu. Dava, 6 ay sonra sonuçlandı ve mahkeme; iki kızın vücudundaki değişikliklerin ünlü bir fast-food markasından yedikleri yiyeceklerden kaynaklandığını gösteren yeterli kanıt olmadığı için davayı düşürdü. Bu davadan sonra pek çok kişi aynı gerekçelerle fast-food markasını dava etmeye başlıyor ancak davalar bir bir düşürülüyor, davalı lehine sonuçlanmıyordu. Dava yargıcının verdiği karara göre; açılan davaların haklı görülebilmesi için dava edilen fast-food markasının ürünlerinin her gün ve her öğün tüketimi sonucunda insan sağlığında ciddi zararlar oluşturması ve şirketin buna rağmen ürün tüketimine teşvik ediyor olması gerekiyordu.

“Super Size Me” (Şişir Beni)

Yaşanan olaylardan sonra, obezite salgınına dikkat çekmek için Amerikalı belgesel ve film yapımcısı Morgan Spurlock, 30 gün boyunca her gün ve günde 3 öğün söz konusu fast-food markasının yiyecekleriyle beslenmeye karar verdi. 2004 yılında yayınlanan ve Morgan Spurlock’un kendi yazıp yönettiği “Super Size Me” (Şişir Beni) belgeseli, Spurlock’un bu 30 günlük beslenme hikayesini anlatır ve obezite hakkında daha birçok konuya değinir.

Belgesel, sağlık kontrolleri ile başlar. Morgan Spurlock, 30 günlük deneyine başlamadan önce çeşitli doktor kontrollerinden geçer ve herhangi bir sağlık sorununun olmadığı anlaşılır. 186 cm ve 92.5 kilo ile başlayan deney sürecinde, Spurlock, 30 gün boyunca egzersiz yapmayacak ve bir ABD’linin günlük ortalama yürüdüğü kadar yürüyecek yani kedini 5000 adımla sınırlayacaktı.

30 günlük deneyine başlayan Morgan Spurlock, her gün 3 öğün söz konusu fast-food markasından beslenir. İlk üç günlük analize göre, Morgan, günlük ortalama 5000 kalori alır ve gün geçtikçe bazı fizyolojik belirtileri de vücudunda hissetmeye başlar. Bir haftanın sonunda göğsünde bir takım baskılar hisseder. 9. gün sonunda yemek yedikten çok kısa bir süre sonra kendini yine aç hissetmeye başlar. 17 ve 18. günlerin sonunda kedini çok yorgun hissetmeye başlar ve baş ağrıları görülür. Bu noktadan sonra Morgan neredeyse hamburgerlere bağımlı hale gelir.

21. gün sonunda kalbinde bazı ritim bozuklukları gözlemlenir. 30 günün sonunda, deney bittikten sonra, Morgan tekrar sağlık kontrolünden geçer. Morgan’a yapılan sağlık ölçümleri sonucunda vücudunda meydana gelen değişiklikler raporlanır. Morgan ilk bir hafta içerisinde 92.5 kilodan 97.5 kiloya çıkar, sonraki hafta içersinde 102 kilo olur, üçüncü haftada 2 kilo verir ve son haftada da tam 105 kilo olur. Yani; Morgan 1 ay içersinde de yaklaşık 13 kilo almıştır. Ancak yapılan testlerde, Morgan’ın karaciğerinin artık fonksiyonlarını yerine getiremez olduğu görülürken, kolesterol seviyesinin –başlangıçtaki normal seviyesi– 168’den; 230’a, vücut yağ oranının yüzde 11’den yüzde 18’e çıktığı ve kalp krizi geçirme riskinin de iki kat arttığı görülür.

Sonuç olarak, Morgan Spurlock, topluma fast-foodun insan sağlığı üzerindeki etkisini kanıtlamak için bir ay boyunca sadece hamburger yiyerek sağlığını feda etti. Morgan’ın tekrar eski sağlığına kavuşması ve kilo vermesi ise yaklaşık 9 ayını aldı. Neyse ki belgesel sayesinde birtakım gelişmeler de kaydedildi. Örneğin; söz konusu fast-food markası, menüsünde bir takım değişikliklere gitti ve ABD’de bazı okullarda şekerli meşrubatların içilmesi yasaklandı.Elbette bir ay boyunca bu kadar yiyeceği kimse yemez ya da böyle beslenmez diyebilirsiniz, ancak Dünya’da obez çocukların ve yetişkinlerin sayısında son yıllarda önlenemez şekilde bir artış görülüyor.

Peki obezite tam olarak nedir, sadece çok yiyip az hareket ettiğimiz zamanlarda mı ortaya çıkıyor? Obezitenin başka ne gibi temelleri olabilir? Neden son yıllarda obezite bir salgın haline geldi? Ve obezitenin ne gibi çözüm yolları olabilir?

Modern Yaşam ve Genetik Çatışması

Herhangi bir canlı türünü, yaşam alanının dışına çıkardığınızda; çevreye karşı hassas ve savunmasız hale geldiğini gözlemleyebilirsiniz. Buna bağlı olarak canlıların sahip olduğu genetik, içinde bulundukları yaşam alanı ile uyumu yakalamaya çalışır. Yani çevre ve genetik sürekli etkileşim halindedir. Modern insan, yaklaşık 10.000 kuşak önce Dünya sahnesine çıkmış ve bu süreç içerisinde sahip olduğu genetik yapı da çok hızlı bir biçimde gelişen modern yaşamla bir “çatışma” haline girmiştir.

Türkçe çevirisini Ergi Deniz Özsoy‘un yaptığı Greg Gibson‘un “Son Sözü Genom Söyler” kitabından bir alıntıyla ifade etmemiz gerekirse; “Genlerimin hayatları mutlu geçmiyor.” Çünkü insanlık olarak, hazır ve şekerli gıdalar tüketimi ya da hareketsiz yaşama gibi hızla değişen yaşam biçimimize, genetik yapımımız o kadar da hızlı adapte olamamaktır.

Bu durum da obezite, diyabet, kalp-damar hastalıkları gibi günümüzün hastalıklarını ortaya çıkarmaktadır. Evrimsel sürece baktığımızda, atalarımızın, açlık, kıtlık gibi zorlu koşullara bir takım genleri sayesinde dayanabildiğini görüyoruz. Bu genler vücutta yağ depolanmasını sağlayarak, bu zorlu çevresel koşulların üstesinden gelmeyi mümkün hale getirdi. Ancak miras kalan bu genetik yapı, hızla gelişen modern yaşantımıza ayak uyduramamaya başladı ve bazılarımız için bu durum bir sorun haline gelmeye başladı.

Peki sahip olduğumuz bu gen tipleri, bizi, giderek daha fazla yemeye ittiği veya diğer olumsuzluklarla karşı karşıya bırakmalarına rağmen neden hala gen havuzumuzda var? Bu soruya cevap olarak üç alternatif bulunuyor. İlk olarak insan genomundaki bu genler, doğal seçilimin dikkatini çekmeyecek kadar alakasızdırlar. İkinci olarak bu genlerin yol açtığı faydalar ve zararlar birbirini dengelediği için halen genomumuzda varlıklarını sürdürüyor. Üçüncü olarak ise, bu genler gerçekten yararlılar ancak muhtemel yararlarını biz henüz bilmiyoruz. Yahut başka bir ihtimal olarak belki de yeni oldukları için eskilerin yerini alacak zamanları henüz olmamıştır.

Obezitenin Muhtemel Risk Faktörleri

Obezite tanımına göre, vücut kitle indeksi (vücut ağırlığı (kg) / boy uzunluğu (m)2)  30’un üzerinde olan bir bireyi obez olarak kabul edilirsiniz. Ancak bu tanım obez bireyleri tanımlamak için kullanabileceğimiz tek ölçüt değildir. Çünkü yüksek vücut kitle indeksine sahip olmak, her zaman daha az sağlıklı olduğumuz anlamına gelmiyor. Hatta daha da ileri giderek, daha güvenilir bir yöntem olarak belinizin çevresini kalçalarınızın çevresine oranlayabilirsiniz. Bu ölçüme göre ise, elde ettiğiniz oranın büyüklüğünün yüksek olması, daha fazla göbek yağının varlığına işaret ediyor. Vücut kas kütlesi, vücut yağ yüzdesi gibi ölçümler de işin içine girdiğinde yine kişinin obez olup olmadığı belirlenebilir.

Obezitenin tahmin edilebileceği üzere görünen en temel sebebi enerji dengesizliğidir. Yani vücuda giren enerji, fiziksel aktivitelere harcadığımız enerjiden fazla ise; vücut, fazla enerjiyi yağ olarak depolar. Ancak obezite sadece çok yiyip az hareket etmekten kaynaklanmamaktadır. Bu hastalığın altında yatan diğer birçok biyolojik veya sosyolojik faktör de vardır.

Doktor Elisabeth van Rossum’un anlattığı bir hikayeye göre; Hollanda’da doğan John isimli bir bebek doymak bilmiyordu. Sütünü içtikten kısa bir süre sonra bile ağlıyor ve yemeklere saldırabiliyordu. John, henüz üç yaşına geldiğinde obez olmuştu. Daha sonra yapılan testlerde görüldü ki; John, hormon sistemiyle alakalı bir genetik bozukluğa sahipti. Melanokortin 4 reseptör (MCR4) adı verilen bir geni sorunluydu. Bu nedenle John’un vücudunda doyma hissi oluşmuyordu ve sürekli yemek yemek istiyordu. Ancak John’da görülen bu durum, obez insanların sadece %2’sini oluşturuyor; yani oldukça nadir bir durum. Ancak MCR4 geni faillerden yalnızca biri; yani sindirim, yağ depolanması, enerji yıkımı ya da temel metabolizma da rol oynayan genleri de işin içine kattığımızda; obezite ile alakalı yüzü aşkın genin bulunduğunu ve bunlarda gerçekleşecek olan sorunların çeşitli kombinasyonlarda bir araya gelmesi bizi obez yapabilir.

Düşük Kalorili Diyetler ve Yemek Seçimi De Risk Faktörü Olabiliyor 

Obezite için risk faktörü oluşturan bir diğer etken ise rejimler veya zayıflama diyetleridir. Düşük kalorili diyetler kısa vadede fayda görür; yani kilo verirsiniz. Ancak uzun vadede, açlık hormon seviyemiz, yani bize aç olduğumuzu hissettiren hormonların seviyesinde bir artış görülebilir ve tam tersine doygunluk hormonlarında bir düşüş görülebilir. Yani biz diyet yapmak istesek dahi, vücudumuz bize uzun vadede daha aç hissettirebilir ve daha çok yememize neden olabilir. Yani verdiğimiz kiloları fazlasıyla geri alabiliriz. Kısacası, bu tip zayıflama diyetleri de bazen obezite için risk faktörleri olabiliyor.

Öte yandan yemek seçimimizde obezite için risk faktörü oluşturabiliyor. Bu seçim bazen bizim isteğimiz dışında olabiliyor ve market raflarında gördüğümüz çikolatalardan veya reklamlarda gördüğümüz hamburgerlerden etkilenip seçimimizi buna göre yapabiliyoruz. Reklam şirketleri de bunları çok iyi bildikleri için nöromarketingdediğimiz yöntemlerle bu ürünleri fizyolojimiz için daha cazip kılacak şekilde önümüze getirebiliyorlar.

Peki obezite sadece çok yiyip az hareket ettiğimiz bir yaşam biçiminde de mi ortaya çıkıyor? Sağlıklı beslenen ve spor yapan biri obez olabilir mi? Yine Doktor Elisabeth van Rossum’un aktardığı bir hikayeye göre; Mary adında 20 yaşındaki bir kadın, oldukça sağlıklı bir diyete sahip olmasına ve her gün düzenli olarak spor yapmasına karşın; bir süre sonra aşırı kilo aldığı görüldü. Yapılan testlerde görüldü ki, kadın dizindeki bir problemden kaynaklı bir ilaç kullanıyordu ve bu ilaç yapay bir stres hormonu olan kortikosteroid hormonu içeriyordu. Daha önce yapılan araştırmalar, yüksek seviyede stres hormonları ile obezite arasındaki ilişkinin net olarak bilinemese de kilo alımına sebep olabildiğini ortaya koymuştu. Öte yandan yapılan araştırmalar, obez insanlarda yüksek seviyede stres hormonu bulunduğunu gösteriyor.

Aralarındaki ilişki tam bilinmemesine rağmen yüksek seviyede stres hormonları da iştahınızı arttırabilir. Her ne kadar Mary’nin durumu nadir görülen bir durum olsa da kullanılan ilaçların dahi böylesi yan etkileri olabilir. Ayrıca ilaçlar dışında psikolojik stres, bazı yiyecek ve içecekler veya az uyku da stres hormonu seviyesini arttırabilir, bu da aşırı kilo alımından obeziteye kadar götürebilir. Ayrıca yalnızca egzersiz yapmanın kilo kaybı sağlamadığı da 2014 tarihli bir araştırmada ortaya koyulmuştu.

Bununla birlikte, karın veya kalça bölgesinde biriken ve kilo almamıza veya sağlığımızın bozulmasına neden olan yağlar beyaz yağ olarak adlandırılır. Beyaz yağlar, sağlıksız yağ olarak sınıflandırılır. Ancak normalde beyaz yağların biriktiği dokular, vücuda enerji sağlamada ve bazı hormonların salgılanmasında rol oynar. Aslında ismini pek de duymadığımız ancak iyi yağ olarak sınıflandırılan, Türkçe kahverengi yağ (Brown fat) olarak ifade edilen bir yağ çeşidi daha vardır. Bu kahverengi yağ dokuları vücudu ısıtmak için kullanılır. Bir başka deyişle; vücudu ısıtmak için kaloriler yakılır. Çok fazla kahverengi yağ dokularına sahip olan bireyler şanslı sayılabilir çünkü fazla besin tüketmelerine karşın kilo almayabilirler.

Tahmin edilebileceği üzere, bu kahverengi yağ dokuları obez bireylerde çok daha az bulunur ve bazı insanlar gibi kalorilerini kolayca yakamayabilirler. Fakat, bu kahverengi yağ dokuları vücudu ısıtmak adına soğukla beraber harekete geçebilirler. Hatta, birkaç hafta boyunca günde iki saat boyunca 17 derecede beklemek kahverengi yağ dokularını harekete geçirmek için yeterli olabileceği gösterilmiş. Bu da bazı beyaz yağ dokularının yani fazla olan kötü ya da sağlıksız yağların kaybedilebileceği anlamına geliyor.

Modern yaşamla genetik arasındaki çatışmadan doğan salgın hastalığı, yani obeziteyi alt etmek için on binlerce kuşak gerekecek. Beslenme alışkanlıklarımız ve yaşam biçimimizde yapacağımız bazı değişimler belki de bu kuşak sayısını biraz daha azaltabilir.

www.bilimfili.com/sisir-beni-belgeseli-ve-obezite-salgini-uzerine

Kaynak ve İleri Okuma