Ana Sayfa Görüşler Kentlerin Sağlıksız Yükselişi

Kentlerin Sağlıksız Yükselişi

Sağlık birçok tanımı ve beraberinde bir sürü düşün zincirini getiren bir kavram. Bütüncül yaklaşımla sağlığın Dünya Sağlık Örgütü (D.S.Ö., WHO) tanımındaki “bedensel, ruhsal ve sosyal iyilik hali” artık kanıksanmıştır.  Ancak sağlıklı olmak ve sağlıklı kalmak noktasındaki şartlar her insana, her sosyo-ekonomik düzeye ve her coğrafyaya eşit değil. Yaşam alanları açısından, modern dünyanın balık istifi kazanımı olan kentlerimizdeki şartlar da aynı değil. Ve insan bu kent ormanında sağlığını sürdürmek için büyük bir savaş vermekte.

Avrupa’da 1789’daki Fransız İhtilali’nin getirdiği kentsel yaşam revizyonu, mekanik ve mesken değişimlerini de içeren önemli bir milâttır. Daha önce kırsal üretimin kent içerisinde olduğu bu yaşam modeli 1800’lerden itibaren merkezi kent olan kırsalı etrafında barındıran bir çekiciliğe kavuşmaya başlamıştır. Üretimden gelen paranın sahibi olan kentliler (soylu ve aristokratlar) üretim alanlarını hem yakınlarında hem de denetimlerinde tutmaya özen göstermişlerdir. Ne de olsa ihtilal ve isyan tehdit vasfını korumaktadır. Enerji üretiminin gıda üretiminin önüne geçmeye başladığı sanayi devrimi ise kırsalın mutlu ve izole yaşantısına yavaş yavaş taciz edildiği yıllardır. Aydınlanma nedir ve ne zaman gerçek anlamda başlamıştır, tartışılır ancak, kent soylu olsun ya da olması kentte yaşayan tüm insanların bir kent kültü oluşturması ulaşım araçlarının daha sık kullanıldığı yıllara kalır.

Türkiye geçmişinde ise kentlilik bilinci aslında tüm kurumları ile birlikte bir aidiyet ve var olmanın gereğidir. Anadolu Beylikleri döneminden itibaren kent odaklı iktidarın varlığına ve himayesine ihtiyaç duyulmuştur. Çoğunlukla kırsal insanının mülkiyen sıkıntısı ya da hevesi, kentli bey ve ağaların ise kırsaldan altın, gümüş ya da kömür beklentisi olmamıştır. Arapça köken anlamına gelen “belde” kelimesinden çoğullaştırma ile türeyen “belediye” işte böyle bir sıcakkanlı simbiyozis ürünü olmuştur. Esnaf loncaları, yerel adalet makamı kadılar ve yeni gelişen kişisel mülkiyet bilinci, düzenli devlet yapılanmasına geçildiği 1850’lerde merkeziyetçi yönetimin yansıması ile değişikliğe uğramış ancak 1930’lardan sonra kent-kırsal ayrımı netleşmiştir.

Modern (?) dünya, gelişmişlik perdesi arkasında tüm bu çağların mülkiyet hevesi ve yarışlarını halen taşımakta aslında. Bilişim çağının da getirdiği bilgiye ulaşmadaki kolaylık sağlık hizmetlerindeki talepleri de bir üst noktaya taşıyor. Kentlilik kendi aristokrasisini yaratırken sağlığın da bir ruhban sınıfı, aristokrasisi, okuryazarlığı ve kalite bilinci ortaya çıkmakta. Ama ateşin icadı ile şişte tavuk yaparak yüzyıllar boyu açlığını gidermekte öteye gitmeyen insanoğlunun tekerleğin icadı ile de abaküsü birleştirip ilk algoritmik makineyi bulması 17.yy ortalarına denk gelir. Keza bu ilk mekanik bilgisayar yeni burjuvaların birkaç çuval ürününü hesaplayabilen bir toplama makinesidir. Sonuçta ilkel içgüdülerin yönlendirdiği insan bilişsel atılımını hem kentlilik sürecine hem de iletişimin yaygınlaşmasına borçludur. Ve süreç devam etmektedir; duygusunu kaybetmeden modern dünyayı gelişime adayan, egolarına yenik düşmeden paylaşmayı öğrenen insanlık. Çok mu zor, sağlıklı kent(li)leşmek?

(*) Uyar, H., Türkiye’de ve Dünya’da Yerel Yönetimler Kısa Bir Tarihçe, Aydınlanma 1923 Dergisi , Sayı 51, Kış 2004 (http://kisi.deu.edu.tr/hakki.uyar/6.pdf )