 |
|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Adı Soyadı |
: Dr.Seyfullah Dağıstanlı |
| Firma/Kurum |
: Hasfarma & Farmakovijilans Derneği |
| Ünvanı |
: Yön.Kur.Bşk.Yrd. & Başkan |
| |
|
|
 |
 |
 |
 |
W- Sayın Seyfullah Bey, sizi tanıyabilir miyiz?
SD- Tabii. Tıp doktoruyum. Farmasötik toksikoloji alanında doktora yaptım. Türkiye’de toksikoloji konusunda akademik faaliyet göstermiş ilk tıp doktoruyum sanırım. Nasıl oldu bu peki, oraya geleyim. Öyküsü biraz enteresan. Göreve önce hızır acilde başladım. Hızır acilden sonra zehir danışma merkezine geçtim ama oraya geçişimin hikâyesi ilginç biraz. O dönemde uzmanlık meselesi her pratisyen hekimin kompleksiydi. Deniyordu ki, hıfzıssıhhanın içinde zehir danışma merkezi diye bir yer var, merkezde nöbetler vs. oluyor tabii ama mesai esnasında dahi defterinizi kitabınızı açıp TUS’a çalışabilmenizin nispeten mümkün olduğu bir yer. Orada öyle bir imkân olmasından hareketle müracaat ettim. Merkezin de tabii yabancı dil gibi bazı kıstasları vardı. Velhasıl orada çalışmaya başladım. Orada işe başladığım sırada baktım ki herkes yoğun bir faaliyet içerisinde: doktora yapabilmek. Bunu özellikle erkekler için söylüyorum çünkü sırada askerlik var ve askerliğin ertelenmesini sağlayacak en kolay yollardan biri de doktora yapmak. Ben de bu yoğun faaliyete dâhil oldum tabii ve eniştem biyokimya uzmanı olduğu için, beraber de çalışırız düşüncesiyle o alana yöneldim. Gazi Üniversitesi Biyokimya doktora programına müracaat etmek için dilekçemi yazdım, Sağlık Bilimleri Enstitüsü’ne verdim. O sırada baktım, orada toksikoloji ile ilgili bir şeyler yazıyor, sordum hemen, doktora programı açıldı dediler. Zehir danışma merkezinde çalıştığımı söyledim, acaba işime bir faydası olur mu diye düşündüm. Bölüm başkanıyla görüşmemi söylediler, yeri de yakındı, gittim görüştük. Aslında toksikoloji bölümü, Eczacılık Fakültesi bünyesinde ama bölüm başkanının entelektüel kimliğini sevdim ve iyi bir elektrik de aldım. Ve O da sıcak baktı konuya; sınavı verdikten sonra olabileceğini söyledi. Hem toksikolojinin multi-disipliner bir dal olduğunu ve bir tıp doktorunun katkısının olacağını belirtti. Ben bu görüşmeden sonra yüzde ellinin üzerinde bir ihtimal olacağı izlenimi aldım. Ve biyokimya doktorası müracaatı için hazırlamış olduğum dilekçenin başlığındaki biyokimyanın üzerini çizip yerine farmasötik toksikoloji yazdım.
W- Gerçekten ilginç, dilekçenize ne oldu?
SD- Dilekçem kayıtlarda duruyorsa aynen dediğim gibidir. Velhasıl macera da bu şekilde başladı. Doktoraya başladıktan 3-4 ay kadar sonra, TÜBİTAK burslarıyla ilgilendim. O dönemde TÜBİTAK burslarında da özellikle kamu personeline yönelik bir teşvik söz konusuydu. Hani yurtdışında edindiği deneyimleri, gelip buraya da aktarabilecek konumlar da isteniyordu. Ben de TÜBİTAK bursuyla çok doğru bir seçim olduğunu düşündüğüm Londra zehir merkezine müracaat ettim ve onay aldım. Bu arada Londra’da Surrey Üniversitesi vardı, Londra’nın güneyinde bir üniversite. Bu üniversitenin Robens Enstitüsü’nde genetik toksikoloji bölümü vs. vardı ve benim hocam da genetik toksikoloji ile uğraşıyordu. Bu sırada TÜBİTAK bursunu kazandığım haberi geldi. Aynı anda da, Avrupa Komisyonu burslarına müracaat etmiştim. Hep bir İsveç hayalim vardı ve bu komisyon bursu dâhilinde İsveç’le yazıştık. Ve o sırada İsveç zehir danışma merkezi başkanı, aynı zamanda Avrupa Klinik Toksikologlar Derneği’nin başkanıydı. Velhasıl ben Londra’ya gidip geldim bu arada. Askerlik de ertelenmiş oldu tabi böylece, yani amacıma ulaştım aslında. Askerlik erteleme amacıyla başlamış olsam da, bu akademik ve enternasyonal kulvarın içine de girmiş bulundum aynı zamanda. Aslında buradaki zehir danışma merkezinin yapısı da uluslararasıydı; madden hıfzısıhhanın içerisinde olsak da, manen aslında uluslararası bir ortama dâhildik. Velhasıl Londra’yla devam etmek gerekirse, dönünce İsveç’ten de burs geldiğini gördüm. Bu sırada da Londra’daki hocamı buraya davet ettim ve o zamanlar İstanbul ve Ankara’da, akademik çevrelerde, ses getiren birçok toplantı düzenledik. Ben yirmi yedi yaşındaydım o zaman ve kendimi çok keyifli bir ortam bulmuştum. Yani binlerce dahiliyeciden biri olmaktansa ilk klinik toksikolog olmak çok daha iyidir diye düşündüm.
W- Bir de ilk olmanızın özelliği var, yurtdışında nasıl?
SD- Aynı zamanda da şunun farkında vardım İsveç’te ve Londra’daki çalışmalarda; akut zehirlenmelerin tedavisinde uzmanlaşmış hekimler var ve bu hekimler bazen anestezi bazen klinik farmakoloji vs. altyapısına sahip, bazen dahiliyeci bazen çocuk uzmanı oluyorlar. Bu hekimler akut zehirlenmelere yönelik özelleşiyorlar ve tedaviyi üstleniyorlar.
W- Bu noktada size katılmak isterim; Sahaya çıkan her hekimin en büyük korkusu, ilaçtan olabilir ya da bilinmeyen bir sebepten olabilir ama zehirlenmelerden dolayı gelen hastalardır.
SD- Aynen öyle. Ve zehir danışma merkezinde bizim yaptığımız iş de oydu zaten; telefonla konsültasyon işi yapıyorduk. Dünyayla bütünleşmiş bir sistemimiz vardı, uluslararası olarak sürekli güncellenen bir programımız vardı.
W- Seyfullah Bey hangi yıldan bahsediyoruz tam olarak?
SD- Sene 1990. Telefonla konsültasyon konusuna devam edersek, bahsettiğim sistemden aldığımız destekle beraber, herhangi bir yerdeki herhangi bir zehirlenme türüne karşı telefonla danışma sağlıyorduk. Hekimler bize telefon ederdi ve bizde neyi yapıp neyi yapmamaları gerektiğine dair bilgi sağlardık. Bu konsültasyon hekimler için çok rahatlatıcıydı. Bu durum giderek neredeyse bir adli zorunluluğa dönüştü. Bir de bizdeki uygulamanın şu yönü vardır, hekimler bizim yaptığımız uygulamanın bir yönünü öğrenmiş olsalar bile, dosyayı yazma yükümlülüklerinden dolayı da telefon edebiliyorlardı. Bu durum tabii işin tutmasını sağlaması bakımından iyiydi ancak işin bürokratik bir gereksinim haline getirilmesi bakımından gereksiz bir yüktü. Böyle de bir süreç yaşadık ama ben oradaki işi severek yapıyordum. O dönemde bir yandan da, Tabipler Birliği’nin düzenlemiş olduğu işyeri hekimliği kurslarında toksikoloji dersi vermeye başladım. Ankara Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsünde Akut Toksisite konusunda Doktora dersi verdim. Bununla beraber hikâyenin parçaları aşağı yukarı tamamlanmaya başlamış oldu. Toparlamak gerekirse, macera böyle başlamış bulundu aslında ama ben giderek genetik toksikolojiye kaydım. Ve şunu fark ettim; en küçük canlı birimi olan DNA’yla ilgili hasar oluşturan durumlar var ve sürekli hasar, sürekli tamir durumu var; bu hasar-tamir dengesinin, hasar lehine bozulduğu durumlarda kanser ve diğer patolojik hastalıklar ortaya çıkıyor ve bunu azaltıp tamir lehine çevirmek mümkündü. Nasıl peki? İşte tam 20 yıl sonra, şimdi konuştuğumuz gibi antioksidanlarla… O dönemde bu konu üstüne çok keyifle çalıştık; doktora çalışmalarım dâhilinde de bu konuya eğildim ve doktora sonrasında İtalya’da Pisa Üniversite’sinde Genetik Departmanı’nda aynı çalışmaları yürüttüm. 1996 Farmokoloji Kongresi’nde bir bildiri sundum ki zannedersem bu konuda Türkiye’deki ve hatta belki de dünyadaki ilk bildiridir. Bu bildiride DNA doktorluğundan bahsettim. Bu konu şu açıdan sürpriz değildi; dünyada toksikoloji hele bir de genetik toksikoloji ile uğraşanların sayısı çok azdı. Ve insanların farklı bakış açıları vardı. Mesela biyolog olanlar, arabalarda kullanılan kurşunlu benzinden dolayı yol kenarındaki bitkilerin yapraklarında biriken zehirden dolayı, bitki yaprağının DNA’sındaki hasarı araştırıyorlardı; başka bir meslek grubundan olan da başka şeyle ilgileniyordu. Ve tabii ben de kendi bakış açımı getirdim. Fark ettiğim şey ise şu oldu; kişiden kişiye değişen bir hasar riski var ve bu, maruz kaldığınız şeylere, kendi kişisel öykünüze, genetik mirasınıza, diyetinize, yaşam alışkanlıklarınıza, mesleğinize gibi birçok faktöre bağlı olabiliyor. Ve bunlara bağlı olarak da her antioksidan her şeye iyi gelmiyor. Mesela bazı antioksidan türleri belli şeylere iyi gelebilirken, belli şeyleri tetikleyebiliyor; örnek vermek gerekirse C vitamini bazı durumlarda bir prooksidan etkisi yaratabiliyor. Bu noktada da neyin kime yaracağını konuşmak gerekiyordu. Ve ben de bununla ilgili bir test sistemi üzerinde çalışmaya başladım. İlk olarak, aynı tansiyon ölçmek konusunda olduğu gibi bunun normali nedir sorusunu araştırdım ve dolayısıyla normalden sapmalar olduğunda, hangi hastaya, hangi antioksidanları, hangi dozda, hangi doz aralığında vermek doğrudur sorusuyla uğraşmaya başladık. Şimdi mesela televizyonlarda günde şu kadar C vitamini alın, şu kadar gün süreyle kullanın, şu gün başlayın, şu gün bitirin, şunla kombine edin ya da etmeyin şeklinde dinliyoruz. Çok basit hepimiz biliyoruz mesela süt ve demir beraber kullanılmaz.
W- Çay-metilksantin içinde olmalı sanırım mesela demirin etkisini azaltır, haklısınız.
SD- Evet. Mesela bir de multivitamin dediğimiz bir şey var; içerisinde her çeşit şey oluyor, onlar kendi aralarında birleşiyor, bir bölümü böbreklere oturuyor.
W- Yani bu multivitaminler zararlı mı yararlı mı sorusu ortaya çıkıyor değil mi?
SD- Evet, aynen öyle. Ben bu konuyu dair objektif bir test sistemi geliştirmekle çok uğraştım. Bir başarı da elde ettik ama hem çok maliyetliydi hem de hıfzıssıhha koşullarında o anki algı ve donanım yeterli değildi. Bir de standardizasyon konusunun kendi içindeki problemi var; test koşulları her seferinde çok değişken olabiliyor, mesela odanın ısısı çok etkiliyor vs. Dolayısıyla her zaman bir kontrol barındırma zorunluluğu var. Biz oradan, toplumun %60-70’ine iyi gelebilecek birkaç tane antioksidan tipi, dozu, doz aralığı önerisine doğru kaydık ama bende de bununla ilgili usanç oluştu. Bu arada da tabi tüm dünyada kongreler oluyor ve dünyada bu konuyla uğraşan 100-150 kişi var. Bir yerde toplanıyor bu kişiler ama kimse kimseyi dinlemiyor çünkü herkes kendi başarısını anlatmakla meşgul. Orada bu işin seyircisinin olmadığı izlenimini edindim. Tam bu düşüncemin oluştuğu sıralarda bir arkadaşım İlaç Eczacılık Genel Müdürü oldu ve tebrik etmeye gittiğimizde bana iş teklif etti ama ben idari bir görev kabul etmek istemediğimi, akademik formatımın bozulmasını istemediğimi söyleyip teklifini reddettim. Kendisine başka bir arkadaş bulacağıma dair söz verdim ve gerçekten çok değerli bir arkadaşımızı oraya önerdik. Ama iki gün sonra beni buradan kurtar şeklinde telefonlar gelmeye başladı arkadaşımdan ve oradan çıkabilmesi için pazarlık yapmak zorunda kaldık, benim oraya gitmem gerekti. Ve İlaç Eczacılığa bu şekilde girmiş oldum. Tabi ben üç ay kalıp dönerim şeklinde hesap yapmıştım başta ama öyle olmadı, üç ay diye gittiğim yerde altı buçuk sene kaldım.
W- İlaç Eczacılık Genel Müdürlüğündeki sorumluluk alanlarınız nelerdi?
SD- İlk başladığımda Ruhsat Daire Başkanıydım. Şimdi şunu da belirtmek istiyorum, enteresan aslında. Bu bahsettiğimiz dönem toplamda sadece son on yılı kapsıyor, dolayısıyla çok hızlı değişimlerin yaşandığını görüyoruz. Hıfzısıhhadayken distile su istiyordum gelen suyun içinde yapraklar yüzüyordu ya da elektroforez yapacaksınız, elektriğin regülasyonunu tam 220 volta sabitleyene kadar akla karayı seçiyordunuz. Arkasından İlaç Eczacılığa gelince baktım ki burada işler hep prosedür üzerinden ve orada da bir izlenim oluştu bende; şöyle ki çok basit birkaç atraksiyonla, o dönemde bütün ilaç sektörünün üzerinde durduğu birkaç konuyu çok rahat çözebilirdik. Gider gitmez bir kâğıdı ikiye böldüm ve birine sorun diğerine çözüm yazarak hem İlaç Eczacılıktaki arkadaşlara, hem de sektördekilere dağıttım. Böylece ana sorunları yaklaşık bir hafta içerisinde anlama imkânı doğmuş oldu. Ondan sonrası zaten kolaydı: bir aksiyon planıyla ilerlemek. O dönemde çalışmış olanlar hatırlayacaktır, sorunlardan bir tanesi dosyaların ilerlemesinde şaibe olduğu, bakanlığın yanlı davrandığıyla ilgiliydi. O zaman en önemli şeylerden birinin şeffaflık olduğunu anladık ve bir web sitesi kurduk. Bu web sitesi ilkti; iegm.gov.tr. Tabii o dönem bütçe yok ve bir ilaç firmasının bağışıyla, bilgisayar konusundaki bilgi becerisini fark ettiğim arkadaşlarımdan biriyle bir sunucu kurduk. Sonrasında dosyaları yakaladığımız yerde kayıt altında aldık ve hepsini şifreledik. Bu şifreleme işleminden sonra her firmaya kendi ürünlerinin şifrelerini verdik ve hepsini internet adresinden kolayca izleyip durumlarını görebileceklerini ve kendileriyle beraber kim olduğunu bilemeseler de önlerinde, arkalarındaki isimleri de görebileceklerini söyleyerek hepsinin sırasını yine adres üzerinden ilan ettik. Bir haksızlık olduğunu düşündükleri anda gelip müdahale edebileceklerini söyledik. Bizim isteğimiz aslında isimlerin açık ilan edilmesinden yanaydı ama sektörün o gizlilik fikrine saygı duyduk. Bu sunucunun faydası ise şöyle oldu; durumu ölçebildiğimiz için müdahale etme şansımız oldu. Mesela içerideki dizayna baktığımda adaletli olması açısından şöyle bir dosya dağıtım sistemi geliştirdiklerini görmüştüm; beş tane arkadaşımız varsa her birine ‘x’ komisyonu ile ilgili ikişer dosya, ‘y’ komisyonuyla ilgili ikişer dosya, varyasyon işiyle ilgili üçer dosya, ruhsat kesme işiyle ilgili de üçer dosya verilmiş. Ama sorun şu ki hangi işten kaç tane var, kaç tane ruhsat kesimi bekleyen var kimse bilmiyordu. Daha ötesi, insanlar da ellerinde kaç tane iş olduğunu bilmiyordu. Bu durumda komisyonları ayrıştırıp çalışan arkadaşları bunların başına getirip biraz da yetkilendirirseniz sorun çözülür ve öyle de yaptık. Biz bu uygulamaya geçmeden önce daire başkanı tüm bu işleri hallediyordu ve bir gün içerisinde yüzlerce dosyayla tek kişinin ilgilenmesi durumunda işin verimli olması beklenemezdi tabii. Bu yüzden belirttiğimiz güvene dayalı sisteme geçtik ve bir görüşme formatı belirledik. Mesela dosyalar kayboluyordu ve şöyle bir düzenleme getirdik; her komisyona ayrı bir renk belirledik ve farklı komisyonların dosyalarını birbirinden ayrıştırmış olduk ve karışıklık da engellenmiş oldu. Bu dosya renkleri konusunda bir de anekdot anlatayım size. Hala konusu yapılır bu komik olayın; konumuz biyoeşdeğerliğin renginin neden turuncu olduğuna dair ki hala da öyledir. Şimdi şöyle olay; biyoeşdeğerlik komisyonu başkanı Yılmaz Çapan hocamız vardı ve sürekli ‘Orange Book’a atıfta bulunurdu. Hangi komisyonun ne renk olacağı konusunu konuşurken, biyoeşdeğerliğin ‘Orange Book’ hatırına turuncu olmasına karar verdik ve hala da öyle devam eder. Kurduğumuz sisteme geri dönecek olursak, ben içerden, dosyasını veren bir kişinin on iki ay sonra ruhsatını alabileceğini görüyordum. Şimdi şu konudan bahsedeyim bir de, bilgisayar İlaç Eczacılığa nasıl girdi? Çok enteresan bir konu bu da. Bir tane elektronik daktilo var ve bütün eczacı arkadaşlarımız yazılarını tükenmez kalemle yazıp o daktiloya gönderiyorlar. Tabi bütün bölümlerden yazılar geldiği için ister istemez on beş gün bekletiliyor yazılar ve sonra yazılıyor. Tabii Latince de olduğu için yazılarda, eczacı arkadaş kontrol ediyor yazılanı ve kesin hata çıkıyor; tekrar düzeltiliyor yazı, geri gönderiliyor ve on beş gün daha bekliyor. Sonuç olarak bir yazının tüm bu süreçlerden geçip düzenlenmesi aşağı yukarı bir ay sürüyordu. Toplamda altı komisyon var, her komisyondan iki yazı çıktığını düşünürsek bir yıl sadece daktilo edilmeyi bekliyordu yazılar. Biz de, ilaç firmalarından destek alarak bir bilgisayar kursu organize edilsin dedik ve arkadaşlara isteyenlerin katılacağını söyledik. Bir de bilgisayar bağışı istedik ve onu da kabul ettiler. Ben de bilgisayar kullanımını geliştirebilmek için, ‘Word’de yazı yazabildiğini gösterene bilgisayar vereceğimi söyledim ve verdik de. Böylece yazıların daktiloya gönderilmesinin bitmesiyle işi hızlandırmış olduk. Bu arada da yaz ayları geldi, inanılmaz bir sıcak vardı ve bizim komisyonlar devam ediyor. Firmalardan biri gelip iyi iş çıkardığımızı söyleyip nasıl bir katkıları olabileceğini sorduklarında, komisyon odası için klima istedik. Sonra bu klima işi yanlış anlaşıldı, ben kendime almışım gibi oldu ve olay büyüyüp genel müdüre de yanlış şekilde yansıtıldı. Olay büyünce ben istifa edeceğimi söyledim ve hatta istifa dilekçesi de bıraktım ama sağ olsun idari ve mali işlerden sorumlu arkadaşım benden habersiz yırtıp atmış istifamı. Velhasıl zaten yıllık izin dönemime denk geldi bu durum ve artık gitmeyeceğimi söyledim. Sonrasında işin aslı anlaşıldı ama ben dönemeyeceğimi belirttim. Çünkü gerçek anlaşılana kadar benim açımdan kötü bir dönem oldu; ben daire dışındayken klimanın söktürülmesi gibi olaylar oldu mesela. Velhasıl artık oraya gitmeyeceğimi söyledim ve beni kalite kontrol dairesine almayı önerdiler. Kabul ettim ancak bir yandan da kafamda akademiye geçme fikri vardı. Bu fikirle ilgilenirken patent ve fikri haklar konusunda inanılmaz bir yoğunluk başladı. Ben de Brüksel ve sonra da Dünya Ticaret Örgütü’ne Türkiye temsilcisi olarak katıldım. Orada da aslında gerçekten bir haksızlık olduğunu düşünüyorum. Bizim yapı da henüz ne olduğunu anlamamıştı, ve bu sefer o işin içerisine girmiş bulundum ve doğru bir duruş sergilemiş olduğumuza da inanıyorum. Amaç bir yandan da, tabii ki bizim ilaç sanayimizin de AR-GE yapması ve ilk adımları atmasıydı ama bir anda hazırlıksız olarak yakalanması da ilaç sanayiini dağıtabilirdi.
W- Ben burada AR-GE konusu açılmış olduğu için bununla ilgili bir soru sormak istiyorum. Ülkemizin AR-GE’yi yapamamasının temel sebebi bütçeyle mi ilgili , teşviklerin az olması mı yoksa uzmanlık -bilgi(knowhow) yetersizliği konusundan mı kaynaklanıyor?
SD- Bence formattan kaynaklanıyor. İlaç sanayi ilk olarak distribütörlük gibi kuruldu, mesela uluslar arası büyük bir firmanın distribütörlüğünü aldı ve sonra pazarladığı ilacın jeneriğini yaptı. O yüzden hekim, eczacı, istihdam etme vs. konuları da gelişemedi, bakarsanız aslında bir on yıldır var bunlar. Bir de şöyle bir durum var; üniversiteyle ilaç endüstrüsü arasında büyük bir kopukluk vardı. Çünkü o dönemde üniversitede olmak, yani akademik kimliğe sahip olmak entelektüel olmak demekti ve para kazanmak üzerine kurulu bir kolla aynı kare içerisinde olması bağdaştırılamıyordu. Bu durumun bir de akademik boyutu vardı tabii, mesela merhum Sağlık Bakanı Mehmet Aydın fiyat kararnamesiyle ilgili çok doğru bir düzenleme yapmıştı. 1983 ya da 84 yılıydı bu kararname düzenlemesi yapıldığında ve ilaç sanayisinin önünü açtı. İlaç ile ilgili görünen tek yapı İlaç Eczacılık’tı ve onun da reaksiyonel bir formatı vardı, yani şöyle bir durum, siz bu ilaç mı diye sorarsınız, İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü de “evet” ya da “hayır” diye cevap verir ya da onayladınız mı diye sorarsınız, o “onayladım” ya da “onaylamadım” şeklinde cevap verir. Şimdi böyle bir yapının içinde elini taşın altına koyup da Türk sisteminin sorun ne, neler yapılır şeklinde bir misyon normalde, dizaynı gereği beklenmez. Ancak bunun içinden entelektüel eğilimi, bireysel duyarlılığı olan ve fikir işçisi diyebileceğimiz insanların biraz da rastlantısal gözlemi sonucu duyacakları kişisel kaygılar sonucu aksiyon almalarıyla gerçekleşecek bir durumdu. Sanayi Bakanlığı ile zaten kopukluk vardı; çünkü kurumların birbirleriyle iletişim kurması, bakarsanız 2000’li yılların başında gerçekleşmiştir. O yüzden Sanayi Bakanlığı’nın ilacın fiyatını bilmesi söz konusu değildi, sadece ilaç üzerinden bir çeşit teşvik ya da sübvansiyon sağlanması mümkündü ama bu durum bence yanlıştı. İki boyutu var böyle düşünmemin; ilk olarak sağlık bütçesinin içinden büyük bir para endüstri geliştirmeye veriliyor ve ikincisi bu bir koşula bağlanmıyor. Bu durum en başında eşdeğer ürününün maliyeti baz alınarak normal jeneriğin %30-35’i, en fazla 60-70’i ve AR-GE için %30 ve ihracat için %20 daha şeklinde dizayn edilmiş olsaydı iki tane getirisi olurdu. İlki dünyayla daha rahat rekabet ederdik ve ikincisi ayrılan parayı kullanarak AR-GE yapıp büyümeye ya da ihracat yapıp ilerlemeye olanak tanınıyordu ya da hiçbirisini yapmayıp yalnızca %35-40 alabilirdiniz. İçerde orijinalin %80-90’ını alırken, %40 alabilmek için Dünyada kavgaya girmek mantıklı değil.
W- Macera aramaya gerek yok! burada kazanılan fon ulusal kaynaklı jenerik ilaç firmalarına yetiyordu anlamına mı geliyor?
SD- Evet, aynen öyle. Ama bu bir şeye vesile oldu; sektör o paralarla birbirleriyle lüks olma konusunda yarıştı bir anlamda da ama Türkiye bir fabrikalar çöplüğüne dönüşmedi. Ama kendimize ait, dünyanın en iyi üretim yerleriyle yarışabilecek sağlam üretim yerleri edinmemize ve fiyat olarak Türkiye’nin kendisini yeterince kaliteli ve makul fiyatlı konumlayabileceği şekilde marka jenerik kulvarında ilerleyebileceği bir konuma kavuşmasını sağladı. Bir de ‘one minute’ olayıyla birlikte gelişen bir durum var, özellikle üçüncü dünya ülkeleri olmak üzere yurtdışına gittiğinizde değişen bir durum var. Mağazalarda Türk malı ürünler satılıyor ve bu güzel bir prestij sağlıyor. Türk ilacı, dediğimiz gibi daha çok üçüncü dünya ülkelerinde olmak üzere, bu durum kalitesine güvenilen ve aynı güvenilirlikteki diğer ürünlerden daha ucuz fiyatlarla tercih edilebilen bir nokta bulunmakta.
Devam edecek..... |
|
|
|
 |