Ana Sayfa Ana Sayfa HEKİMLİK FELSEFESİ

HEKİMLİK FELSEFESİ

Paylaş

Nevi şahsına münhasır bir hekimimiz, hocamız olan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakan Karpuz ile söyleşide bulunacağız ve bu bizim için bir keyif zira kendisi doktorluğunun ötesinde tam bir iletişim sihirbazı…

Ve

KALBİNİZE DOKUNUYOR, İYİLEŞİYORSUNUZ

Empati için hayatımın anahtar sözcüğü diyor. Ve günümüzdeki hastalıkların yüzde 50’sinin bu sözcüğü bilmememizden kaynaklandığını iddia ediyor.  Bateri çalıyor, sağlık haberciliği dersi veriyor, bir yandan İtalya’da Etna’nın kraterine inip, bir yanardağın kalbine dokunmak istiyor, öte yandan su altına dalan engelli çocukların yüzlerindeki gülümsemeyi görmek için dalgıç olmaya karar veriyor.  Yaşlılar evinde görme zorluğu yaşayanlara kitap okumuşluğu da var.  Öğrencileri ona bayılıyor. Öğrenmekten, öğretmekten, paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyor.  Facebook, twitter, ınstagram gibi sosyal medya araçlarıyla arası hiç iyi değil. Hatta WhatsApp bile kullanmıyor. Çünkü o yüz yüze konuşmayı, mimiklerinizi görmeyi, beden dilinizi okumayı tercih ediyor.  Kısacası çağımızın hastalığı iletişimsizliğe tek başına kafa tutuyor. Onunla konuşurken kalbinize dokunuyor, iyileşiyorsunuz. Zaten kendisi de söylüyor, “Hastayla iyi bir iletişim kurarsanız, o hastanın hastalığı uzun sürmüyor.”

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakan Karpuz’a göre hayat bir oyun. Kendisi de bir kaleydoskop (çiçek dürbünü) gibi… Baktığınızda orada gördüğünüz rengârenk desenler, objeler sizi de çocuksulaştırıyor, heyecanlandırıyor. Bir de anlaşıldığınızı, sevildiğinizi, saygı duyulduğunuzu hissetmeye başladığınızda kalbiniz teklemekten vazgeçiyor.

W- Hekim kimdir ?

H.K.-  Hekim benim felsefemde;
-Öğretmendir, her konu da öğretecekleri vardır,
-Öğrencidir, hayat boyunca öğreneceği de çok şey vardır,
-İletişir, konuşmasan da seni anlar, konuşmasa da anlatır,
-Çocuktur, biraz yaramaz ama hep meraklı ve de sürekli keşif içinde olan
ve Adanmıştır; işine-lerine ve hayatlara….

Prof. Dr. Hakan Karpuz, “O benim her şeyim, hayatım” dediği oğlu Barış ile birlikte… Barış da Galatasaray ve Cerrahpaşa mezunu, kardiyolog… İsviçre’de, bir kardiyoloji merkezinde klinik şefi.  Fotoğrafta, baba oğul bir konsültasyon sonrasında

W- Siz çok renkli, çok meraklı, merak ettiği her şeyin arkasından giden bir insansınız? Doktor, iletişimci, müzisyen, su altı arkeoloğu, eğitimci… Ters köşe bir soruyla başlasak, bu hayatta merak etmediğiniz, ilgilenmediğiniz konular da var mı?

H.K.- İlgilenmediğim için beni neyin ilgilendirmediğini bilmiyorum… Ama şimdi düşünecek olursam, meselâ politika beni ilgilendirmiyor veya başkalarının özel hayatları da beni ilgilendirmez.  Örneğin inşaat sektörüyle de ilgilenmiyorum. Müteahhit olmayı hiç düşünmedim. Aslına bakarsanız, statik olan, mekanik olan hiçbir şey beni ilgilendirmiyor.  İnsan faktörü, duygu, düşünce ve yaratıcılığın ağırlıklı olmadığı hiçbir şey ile ilgilenmiyorum. Benim ilgimi çekecek şeyin bana heyecan vermesi lâzım. Bu da yaşayan bir şey ile yani duygu ve düşünce ile mümkün.

W- Hobileriniz neler diyeceğim, saymakla bitmeyecek. Soruyu şöyle formüle etsek, merak duygusu, hayatınızı yönlendiren sözcüklerden biri sanırım. Neleri merak ettiniz de, sonra o sizin mesleğiniz dışındaki bir uğraş haline döndü?

Hakan Bey, oğlu Barış ile Etna yanardağının çıkılmasına izin verilen kraterinde… 

H.K.- Ben aslında çok özenti bir tipim. Hep heves ederim, merak ederim… Manş Denizi’ni yüzerek geçmeye heves ettim meselâ… Sonra Etna’ya gittim. “Ben o kratere çıkacağım” dedim. İzin verdikleri yere kadar gittim. Sonrası için çok uğraştım. İzin vermediler. Ne yaptıysam kar etmedi. Şöyle zengin olayım, böyle ünlü olayım gibi heveslerim yok. Benim heveslerim, başkaları için önemli olmayabilir, ama  “iyi ki yapmışım” dediğim, kendi kendime düşünürken yüzümü gülümsetecek mutlu edecek hevesler… Örneğin gazeteciliğe heves ettim. Savaş muhabiri olmak istiyordum. Olamadım, ama işin mutfağını öğrendim. Bazı şeyler, keşfederken daha da enteresan olabiliyor. Gazetecilik yaparken, ders kredisi almak için ‘olay yeri inceleme’yi aldım. Çok enteresan geldi. İnsanın yolda yürürken, ayak izlerinden hangi tarafa ağırlık verdiğini ya da kurşunun nereden geldiğini öğrenmek enteresandı. Benim hayattaki en büyük derdim merak. Merak ettiğim konularda her şey beni ilgilendiriyor. Bu nedenle, iletişim fakültesine gittim. Paylaşmayı, öğrenmeyi ve öğretmeyi çok sevdiğim için ders veriyorum.  Öğretirken öğreniyorum da… Merak ettiğim için adli bilimlere gittim. Tıp fakültesi zaten bitmeyen bir merak. Saksafon çalmak istedim. Su altını merak ettim.  Bir yerde okumuştum, engelli çocuklar suya dalıp çıktıkları zaman ağlıyorlarmış. Çünkü suyun kaldırma kuvveti ile engelli olduklarını unutuyorlar. Ben o çocukları daldırayım, onlarla birlikte dalayım diye dalgıç oldum. İki yıldız dalgıcım. Tâbii su altını da merak ediyordum. Su altını seviyorum ben. Orada sizi kimse aramıyor, rahatsız etmiyor. Huzurlusunuz. Dalıyorsunuz, o güzellikleri görüyorsunuz, üstüne bir de engelli bir çocukla dalıyorsunuz ve onların kendini özgür hissetmesine katkıda bulunuyorsunuz.  Çocukların yüzünü güldürebilmek kadar güzel bir şey yok.  Onlarla dalmak çok güzel.

Meksika… Dünyanın en büyük antropoloji müzelerinden birindeki Aztek Takvimi… Hakan Bey, bu fotoğraf için, “Sırtımda dünyayı taşıyormuşum gibi poz vermişim” diyor. 

W-Su altı tamam… Arkeoloji nereden çıktı?

H.K.-Ben eski rehberim. Merak uyandırıyor bende, kim yapmış, neden yapmış, niçin yapmış? Bir ara Afrodisyas’taki kazı çalışmalarına da katılmıştım. Eski zamanı ortaya çıkarmak çok hoşuma gidiyordu. Siz bir şeyi açığa çıkarıyorsunuz. Onun bir parçası oluyorsunuz.   O heykeli o yaptı, ben açığa çıkardım. Onunla, o dönemle bütünleşiyorsunuz.

W-Bir dönem de huzur evindeki yaşlılarla ilgilenmiştiniz sanırım?

H.K.-Benim meraklarım, birbirinden etkilenen ve birbirini besleyen şeyler. Evet, bir ara yaşlılar evine gidip, orada özellikle görme zorluğu yaşayan yaşlılara kitap okuyordum. O an için görmeyen bir adamın gözü oluyorsunuz.  Hoş hepsi yaşlı olduğu için bir dahaki sefere beni anımsamıyorlardı, ama ben biliyor ve anımsıyorum ya, o bana yeter. Var olduğunuzu hissediyorsunuz. Benim meraklarım da bana var olduğumu hissettiren meraklar. Sartre’ın öncülüğünü yaptığı Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) felsefesinden besleniyorum ben.

W-Yazıyor musunuz?

H.K.-Eskiden küçük hikâyeler yazıyordum. Oğlum doğduğunda ben İsviçre’ye onsuz gitmiştim. Ona düzenli bir şekilde yazıyordum. Şiir yazıyordum, küçük hikâyeler yazıyordum. Ama ondan sonra, yazma işini maalesef ihmal ettim. Şimdi tek yaptığım güzel bir filmde, güzel bir cümle gördüğümde, ya da bir kitapta okuduğumda hemen not alıyorum. Bazen üzerine bir şeyler inşa ediyorum, ama yazmıyorum. Eski yazdıklarımı okuyunca da keşke yazmaya devam etseymişim diyorum.

W- Yaşamla çok barışık olduğunuza göre, mutlu bir çocuk muydunuz? Sonrasında hayatınızın hep ‘iyi ki’lerle geçtiğini söylersiniz. Neydi bu “iyi ki”ler?

1978’den kalan siyah beyaz bir fotoğraf…  Galatasaray Lisesi son sınıf. Önden ikinci sıra, sol başta, gözlüklü ve elinde gitar olan Hakan Karpuz.

H.K.-Annem beni 1959 yılında doğurduğunu söylüyor.  Ben Fatih’te, Fatih’in ara sokaklarında büyüdüm. Tam bir sokak çocuğuydum. Arabaların arkasına takılır, kışın merdivenle karların üzerinde kayardım. Okuduğum ilkokul çok sıradan bir ilkokuldu. Ama ben o okulu hayatım boyunca unutamam. İyi ki orada okumuşum. Galatasaray çok önemli bir okuldu. İyi ki orada da okudum. Tıp Fakültesi’nde okurken 1980 darbesine denk geldiğimiz için çok keyifli değildi. Ama özellikle ilkokulum, çocukluğum ve de yatılı okulum çok güzel ve mutlu geçti. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra mecburî hizmetimi Nusaybin’de yaptım. İyi ki orada yaptım. Çünkü bazı şeyler uzaktan ahkâm kesmeyle olmuyor. Ancak görüp, yaşarsanız bir anlamı var. “İyi ki orada bulunmuşum, ülkemin o parçasını da tanımışım. Oradaki insanları görmüşüm” diyorum şimdi. Nusaybin’den sonra kendimi İsviçre- Cenevre’de buldum. İyi ki gitmişim, iyi ki orada ihtisas yapmışım, iyi ki oğlumu orada büyütmüşüm. Sonra da döndüm. Benim aidiyet duygum vardır. Cerrahpaşa mezunuyum diye Cerrahpaşa’ya döndüm. Tâbii bunların yanı sıra sadece merak ettiğim için yaptıklarım da var. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde yüksek lisans ve doktora yaptım. Şimdi bu bölümde sağlık haberciliği dersi veriyorum. Ayrıca İstanbul Üniversitesi Adlî Bilimler Enstitüsü Tıp Bölümü’nde doktora yaptım. Yine aynı enstitüde ders veriyorum. Bir de gayri resmi konservatuar maceram var. Bunların hepsine de ‘iyi ki’  diyebilirim…

W-Zamansızlıktan yakınan bir sürü insanın arasında, tüm bunlara nasıl zaman bulduğunuzu öğrensek…

H.K.-Ben size daha garip bir şey söyleyeyim. O kadar boş zamanım kalıyor ki, bunu nasıl doldururum diye düşünüyorum. Öyle çok aşırı plânlı, programlı yaşayan biri değilim. Bazı şeyleri isteyerek, keyifle yaptığınızda çok uzun zamanınızı almıyor ve ben bunu bir zaman kaybı olarak görmüyorum. İsviçre’de ihtisas yapıyordum, üzerine para veriyorlardı. Burada sevdiğim bir işi yapıyorum, üzerine zamanım kalıyor. Bir toplantıya hazırlanırken, geçirdiğim zaman benim için sıkışık olan bir zaman değil. O sırada zaten başka bir şey yapmak istemiyorum ki… Yaptığınız işi bir görev gibi yaparsanız 2-3 saat sürer, görev gibi yapmazsanız 1 saatte biter. Dolayısıyla benim boş zamanım çok. Keyfinize göre takılacaksınız. Onu da yapayım, bunu da yapayım değil…  Bir şeyi yaparken aldığım tatmin duygusu yetiyor. İnsanlar “zamanım kalmadı” diyor. Zamanın kalsaydı ne yapacaktın? Yap onu o zaman.

Kenya… Masai kabilesi… Hakan Bey gerçek bir çocuk delisi… “Yolda arabayı durdurup çocuk sevdiğim bile olur. Bayılırım çocuklara. Onlar dünyanın en güzel varlıkları” diyor. 

W-“Bir röportajınızda, “İletişime her zaman açığım. Hem kardiyolog hem de konuşmacı olarak kalplere sesleniyorum” diyorsunuz. Empati sözcüğünün sizin için çok önemli olduğunu biliyoruz. Modern zamanlarda (!) giderek sağlıksızlaşan yaşam koşullarımız içinde, “iletişim”, “empati”, “sevgi” gibi sözcükler küf kokmaya başladı. Bu yüzden mi bu kadar çok hastayız? Bu yüzden mi bu kadar çok kalp krizi geçiriyoruz?

H.K.-Empati benim hayatımın anahtar kelimesi. Empati, kendini karşındakinin yerine koymak, karşındaki gibi hissedebilmek, onun gibi düşünebilmektir. Bunu becerebilsek, dünya çok güzel olacak. İnanın bana, eğer empati yapmayı gerçek anlamıyla başarabilirsek,  şu anda var olan hastalıkların yüzde 50’si azalır. Çünkü insanlar sağlıklı bir iletişim kuramıyor.  Hastayla iyi bir iletişim kurarsanız, o hastanın hastalığı o kadar uzun sürmez. İletişim, sadece biriyle konuşmak, “merhaba” demek değil. Anlamak, her türlü yöntemi uygulamak, paylaşmak… ‘Merhaba’nın ötesine geçmektir iletişim. Paylaşmaktır. Zaten paylaşabildiğiniz zaman, ne iş yaparsanız yapın, iyi yaparsınız. Hele de hastalıklar söz konusuysa… Herkes kardiyolojinin somut hastalıklardan oluştuğunu düşünür. Oysa yapılan çalışmalar çok ilginç sonuçlar veriyor.  Örneğin inançlıysanız inançsızlara göre daha uzun yaşıyorsunuz. Aile bağlarınız kuvvetliyse yalnızlara göre daha çok yaşıyorsunuz. Evliyseniz bekârlara göre daha uzun yaşıyorsunuz. Konuşabileceğiniz insanların olması önemli… Bunun en iyi örneğini o meşhur fıkrada görürüz. Temel ıssız adaya düşmüş, Tanrı ona iki istek hakkı vermiş. Temel hemen yanına Monica Belluci’yi istemiş. Bir hafta geçmeden Temel Tanrı’dan ikinci isteğini istemiş. “Monica Belluci’yi erkek yap.” O isteği de olmuş. Monica Belluci erkek olur olmaz Temel’in ilk sözü şu olmuş, “Abi, biliyor musun geçen hafta ben kiminle beraberdim?” Eğer bir şeyi paylaşamıyorsanız, onun hiçbir önemi yok. Multi milyarder olun, ıssız adada tek başına o zenginlik ne işe yarar ki? İnsan, var olmak, beğenilmek, anlaşılmak ister. Bunun da tek yolu görerek, dokunarak iletişimdir.

Kamboçya, yine çocuklar… 

W-Sosyal medyada yoksunuz.  Kimliklerinden birine iletişimci kartvizitini takan biri için bu durum bir çelişki gibi görünüyor. Oysa sizin iletişim için seçtiğiniz yollar farklı. Beden dili, ses tonu, kullanılan sözcükler gibi kavramlardan yola çıktığınızı söylüyorsunuz. Unutulmuş dillerden birini konuşuyor gibisiniz. Sizce, iyi bir iletişimin olmazsa olmazları nelerdir?

H.K.- 1- Kendiniz olun. 2- Sade ve basit olun. 3- Ön yargılardan arının. 4- Kendinizi biraz zenginleştirin, çeşitlendirin. Bir heykeltıraşla konuşmak için insanın sadece iyi niyetli ve kendisi olması yetmez. Heykelden de anlaması, o konuyu da biraz bilmesi gerekir. Birazcık kendinizi zenginleştirmeniz yeterli. Bunun için de paraya, pula ihtiyacınız yok.

W- Bir yıl daha geride kalıyor yeni yıl için düşünceleriniz?

H.K.- Ben hep ardımda kalan yıla bana kattıkları için teşekkür ederim ve yeni yıla heyecan,  umut ve sonsuz merakla girerim.

Okuyucularınız için
“dilerim ki yeni yıl onlara yeni başlangıçlar ve yeni dostluklar getirsin”

 

üzülmeyin devam edecek….