Ana Sayfa Basında Sağlık Kanser Tedavisinde İlerleme Yok, Çünkü…

Kanser Tedavisinde İlerleme Yok, Çünkü…

101
0
Paylaş

Kanser tedavisinde ilerleme yok, çünkü ekonomik beklenti çok

Prof Dr Yavuz Dizdar yazısı:

Kanserin 2.Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD’de birden ortaya çıkması kemoterapinin ‘medikal onkoloji’ doğmasını sağlarken, DNA’nın yeni tanımlanmış olması da hem kemoterapinin hem de radyoterapinin etki mekanizmalarının DNA üzerinden olduğu kabullenmeleriyle sonuçlanır. Kemoterapi devletin araştırma kurumlarının da desteğiyle yaygın ve yoğun bir biçimde kullanılmaktadır. Ancak sonuçlar yine de beklendiği gibi gelmez. “Sekizi bir arada, dokuzu bir arada”, hatta “on üçü bir arada” gibi bileşik ‘kombine’ kemoterapiler bile hastaların yaşam süresi ortalamaları dikkate alındığında elle tutulur bir başarı gösterememektedir. Ne var ki kemoterapinin ve radyoterapinin etki mekanizmasına ilişkin “hücrenin DNA’sını bozuyor” şeklindeki algı bir kere yerleşmiştir ve bir daha da bunun doğru olup olmadığına kimse dönüp bakmaz. Aynı şey olağanüstü artan hastalığın nedenleri için de söz konusudur; hastalık bir şekilde sigara ve alkol kullanımıyla ilişki göstermektedir, dolayısıyla kanserin başlıca nedenleri sigara ve alkol kullanımı olarak saptanır, buna sonraki 50 yıllık zaman kesiti içerisinde eklenecek olan diğer iki neden ise obezite (kilo fazlası) ve hareketsiz yaşamdır. ABD başta olmak üzere, İkinci Dünya Savaşı sonrasının endüstriyel gıda üretiminde yaşanan olağan dışı gelişmeler hiç dikkate alınmaz. Oysa özellikle tarımsal üretim olağanüstü bir kimyasallaşma göstermiş, pek çok tarım ilacı güvenli olup olmadıklarına bakılmaksızın kullanıma sunulmuş, civcivin antibiyotiklerle 40 günde 2 kilogram ağırlığa getirilebilmesi başarılmış, benzer üretim yaklaşımı sığırların etinin hormonlarla artırılması, yem alaşımlarıyla günde 40-50 litre süt alınması şeklinde olağanüstü karşılıklar bulmuştur. Toplum aslında neredeyse tamamen kimyasal beslenmekte, marketler uzun raf ömrü sayesinde kazançlı hale geçebildiklerinden, üretilen ürünler de aşırı işlemlerden geçirilerek ya da antibiyotik benzeri maddelerle bozulmaları engellenmektedir.

ABD’NİN ÇEKTİĞİ, KENDİ KURDUĞU DÜZEN BELASIDIR

Aslında ABD gibi yeni düşüncelere açık, sorguladığı düşünülen bir ülkede bir hastalığın olağanüstü artışının nedensellik (neden-sonuç ilişkisi) zemininde incelenememesi saçma görünmektedir. Bu durumun olası tek açıklaması ise Batı Dünyası’nın ABD’de düzenin hakimİ olmasıdır. Doğu Dünyası’nda yaratıcı düşünce düzen bulunmadığı için genellikle yan yollar açarak ilerler. ABD ise üretim yöntemleri, tedavi yaklaşımları gibi kavramları otoriteler sayesinde denetim altına alır. Bu otoritelerin beslenme ve tıptaki karşılığı İlaç ve Gıda Dairesi’dir (Food and Drug Administration, FDA) Kurumsal olarak o kadar güçlüdür ki, verdiği kararlar ve kabullenmeler bütün dünyada kabul görür. Ancak dairenin genel bir hatası bulunmaktadır, onayladığı şeylerin aksi ispatlanmadığı sürece doğru olduğunun kabullenilmesini bekler. Dolayısıyla civcivin antibiyotikler ve yarı kimyasal yem alaşımlarıyla 40 günde 2 kilogramlık bir beyaz ete dönüştürülmesinin mümkün olduğunu onaylar, ancak bunun sağlıklı yenip yenemeyeceği aşamasında “karşı ispat çalışmasını” talep eder. Bu yaklaşımın olası nedeni ise ABD Anayasası’nın doğa kurallarını bir kanun olarak kabul etmemesidir: “Yeryüzüne insan hakimdir, o yaptıysa olmuştur, olmadıysa sakıncasının ispatı gerekir” şeklinde özetlenebilecek bu yaklaşım tıp otoriteleri tarafından da aynen kabul edilir.

BUGÜN KULLANILAN OT İLAÇLARI ‘TURUNCU AJAN’ TÜREVLERİDİR

Beri yandan aynı dairenin tarım ve ilaç bölümlerinin bu kadar derin bir yarıkla ayrılmaları da son derece ilginçtir. Birincisi, tarımsal üretimde kullanılacak ilaçlar da insan tedavisinde kullanılacak ilaçlar da aynı şirketler tarafından üretilmektedir. Tarımsal uygulamaya sokulacak ilaçlar için uzun süreli yan etki (toksisite) verisi aranmazken, insanda kullanılacak ilaçlar için bu süre en az on yılı kapsayacak kadar detaylıdır. Oysa tarım alanında kullanılan ilaçların büyük bir bölümü zaten biyolojik savaş silahı olarak üretilmiş maddelerin türevleridir. Örneğin Vietnam Savaşı’nda “vietkong” olarak adlandırılan savaşçıların ormanlık alanda saklanmalarının önlenmesi için geliştirilen turuncu ajan (agent orange) yaprakların dökülmesini ve ağaçların çıplak kalmasını sağlayan bir maddedir. Bu madde günümüzde ot mücadelesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Hayvanlarda düşüklere, anormal doğumlara neden olduğu bilinse de uygulanan bitkiden ne kadarının onu tüketen insana geçtiğine dair herhangi bir veri yoktur. ‘Bu veri hiç mi yoktur, yoksa onu üreten ilaç firmasının bilgisi dahilinde midir?’ diye soracak olursak, elbette “evet”, ikinci şık daha mantıklı görünmektedir.

Ama bir sonraki soru daha önemlidir, “peki bu ilacı belli bir biyolojik mantık içerisinde geliştiren düşünce, olası yan etkilerinden yola çıkarak hangi hastalıklara neden olacağını öngöremez mi? Kuşkusuz bu sorunun da yanıtı “evet” olacaktır. İlaç endüstrisi mevcut biyolojik bilimlere dayanarak faaliyette bulunmaz, bilakis biyolojik bilimleri yönlendirecek kadar güçlü bir bilimsel ve finansal birikime sahiptir. Bu yönlendirme ulusal ve uluslararası kongreler tarafından gerçekleştirilir. İlaç endüstrisi kendi bilimsel akademisini çoktan kurmuş, hasta derneklerine varana kadar da örgütlemiştir. Bu aşamadan sonrasında bir kongrede “genetiği değiştirilmiş organizmaların sağlık riskleri” bir oturum başlığı olarak tartışılamayacağı gibi, tarım ilaçlarının kanser yapıcı etkileri de doğal olarak irdelenemeyecektir, işte buna “big-pharma” (büyük ilaç) adı verilmektedir. Bugün big-pharma’nın hastaların ve sağlıklıların bütün verilerini içeren “big-data” (büyük veri) peşinde koştukları varsayımı bu nedenle gereksizdir. İlaç endüstrisinin böyle bir veriye ihtiyacı yoktur, mevcut tıp akademisi içinde de böyle bir veriyle ne yapılabileceğini bilen biri zaten bulunmamaktadır.

samsunhaberhatti

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin